Ben ve Başkası


Etiğin filozofu olan Levinas felsefesini insanın kendisinden başka insanlarla olan ilişkilerinin doğası üzerine yoğunlaşmıştır.
İlişkisini başkası için duyulan bir sorumluluk olarak görüyor. İnsan başkasından soyutlanarak değil, başkasına bağlanarak davranmalıdır.
İnsan ben konumundan çıkmalıdır. Çünkü insanın kaynağı başkasıdır.

Levinas batılı felsefesinde karşıdır.
Başkası ben hakkında kendini sorumlu hissetmeyebilir . Ama ben başkası için daima sorumluluk bilincine sahiptir.
Ahlaki anlayışa baktığımızda başkası için olmak üzerine konulmuştur. Yani her ben’in de aslında bir başkası olduğunu göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir.

Bununla beraber Levinas Ben kavramından aynı zamanda “Başkalık ve Aynılık” proglemini açıklamaya çalışır.

Levinas felsefesinde batı felsefesinden farklı olarak , Varlığın temelinde ontoloji değil Etik oluşturmaktadır.
En temel noktası başkasıyla kurulacak olan etiksel dil üzerine düzlemi oluşturmaktadır. Ben ve başkası arasındaki sorumluluk ilişkisi sınırsız ve tek yönlü olduğundan ilişkinin kaynağını bulmak mümkün değildir.

Ettiğin ilk felsefe olmasını sağlayan temel yapı bendir.
Ama ben asla nesne olmayacak . Başkasının yüzü ile karşılaşır. Ve onun karşısında kendi özelliğini yitirir.
Levinas felsefesinde varlığı tamamen bir kenara atarak etiğe ulaşmamız mümkün değildir. Çünkü Levinas nasıl ki etik varlıktan soyunmayı ifade ediyorsa öncelikle kişinin kendinden soyunması gerek olduğunu söyler.

Levinas başkasına yönelir . Çünkü etik ilişkinin vurgulanmasının temel nedeni başkasıdır. Başkası aslında Benin farkında olmamızı sağlayan temel etkendir.
Başkası karşısında kendi kendisiyle yüzleşen Ben’de başkasının yüzünden hareketle asıl olan benliğine ulaşmış olur .

Levinas ettiğinin temel amacı , batı düşüncesindeki başka’yı Aynı’nın içerisinde eritmek ve evrenselleşme düşüncesini reddederek , Başka’nın Baskalalıklarına zarar vermeden onunla etin ilişki kurmanın yollarını aramaktır.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın , hakikatin anlamı ben için olmakla yatar. Başkası belkide insanın kaynağıdır.

Sonuç olarak her ne kadar Levinas Ben üzerinden feksefesini inşa etse de bu düşünce onun başkasını dışladığı anlamına gelmez . İnsanın diğer insanlarla ilişkisi üzerinden temellemdirme yapmıştır.
Başkası karışısında hangi koşul olursa olsun sorumluluk sahibi olan bir varlık olarak konumlandırmayacağından ahlaki anlayışı Başkası için olmak üzerine kurulmuştur.

Var Olma

Sofistlerin ikinci adamı Gorgias ‘ı ele alacağız …
İnsanın gideceği bir yol var oda sanı yoludur der üstad.

1:Hiçbir şey var değildir!

Eğer bir şey var olsaydı hem var olan olurdu hemde var olmayan var olmazdı.
O zaman var olmayan var değildir .
Var olan da var değildir.
Var olan varsa ezeli ve ebedi olması gerekiyor .
Eğer yaratılmış olsaydı yaratılmamış olması gerekiyordu.
Bu durumda var olanın ve var olmayanın birlikte var olmadığımı gösteriyor bize .

2:Bir Şey Var Olsa da Bilinemez ( düşünülemez)

Düşünülen şeyler var değilse var olan da düşünülemez .
Bu durumda düşünülen şeyler yok değilse yok olan da o halde düşünülemez.
Bir şey olsa bile bilinemez.

3: Bilinse de Başkasına Aktarılamaz.

Hem konuşan hem dinleyen kişi farklı konularda anlayacaktır. Konu aynı olsa da farklıdır .
Sonuç olarak ; Bilgisine erişemeyeceğimiz mutlak bir sonuç yoktur.
Çünkü biz hakikat dünyasında yaşamıyoruz. Biz logos dünyasında yaşıyoruz.
Yani bizim dünyamız sanı dünyası.
Bu şey kişiden kişiye değişir ve zamanla söyleyen kişide değişir.
Logosu işitenler keyiflenirler üzüntü ortadan kalkarlar . Logos kişinin duygularını etkiler . Ya ikna ederek yada kandırarak kendine çeker .
Açıkçası mutlak adalet yoktur.
İyi kötü yoktur.

AŞKINLIK VE YAŞAM

Aşkınlık ve Yaşam : Sizlerinde bilindiği üzere hayatımız da aslında şu iki ana unsur başlıktan ibarettir aslında.
Nietzsche ‘nin bakış açısının ele alıp anlatırsak eğer ,
Tanrının ölümü düşüncesinin iki tema çerçevesinde incelemek gerekir.
“Tanrı öldü” ifadesi akla hemen Nietzsche ‘yi getirir.
Nietzsche güç çağının hem habercisi hemde savunucusu olarak görülür. Sadece felsefeyi değil , sanat , politika , etik ve dini de kapsayan çağdaş düşüncedeki nüfusu epey artmıştır. Konumuza dönecek olursak Tanrının ölümü bir olay iken , ateist bir inançtır.

Nietzsche Tanrı öldü derken , Avrupa kültürünü ve uygarlığını geri döndürülemez bir biçimde değiştiren tarihsel bir olayı kasteder . Yani Tanrının ölümü ne dünyaya ne de insan eylemine bir ereksellik affedilemeyeceğini belirtir.
Tanrının ölümü pozitif bir tarihsel hadise değildir.
Tanrının ölümü can alıcı noktası, bir yaşam biçiminu bunca zaman ayakta tutan değerlerin değersiz hale geldiğinin farkına varmasıdır. Nietzsche hem Hristiyan ahlakını hem de dinini gerçeklikten tümüyle kopmuş olmakla itham eder .
Ve Tanrının ölümü sayesinde de aşkınlık çözülür.
Özetlemek gerekirse Tanrının ölümü düşüncesinden iki temel sonuç vardır: İlki Aşkınlığın çöküşü ve buna tabiben yaşama bir hedef ve değer veren ahlaki yükümlülük duygusunun kaybolmasıdır. İkincisi ise yaşamı hayvanlıktan Tanrısallığa geçiş olarak yorumlamanın imkansızlığıdır.
Tanrının ölümüyle ilgili söyleyeceklere bakılarak Nietzsche’nin din karşıtı olarak nitelendirimeyiz .
Mesela dinin bir değere sahip olup olmaması değil bir halk adına değeri yansıttığıdır.
yani Tanrının anlamı ve değeri doğru, iyi , ebediye ve bir anlama olanla özdeş olmaktan çıkar. Hiçlik istemini ifade eden şeye dönüşür.

Sonuç olarak bakacak olursak Tanrının ölümü , aşkınlığın sonunun habercisidir. Eğer Tanrı öldüyse tüm değerlerin yeniden değerlendirmesi gerekiyordu.
Bununla beraber dört ama unsur olarak ; “Tanrının ölümü , üst insan , güç istemi ve aynını ebedi dönüşü.”
Burada aşkınlığın Tanrının ölümünden sonra hala olup olmadığıdır .
Yeni bir yaşam kavramında ihtiyaç vardır. Yaşamın ta Kendisine yani aşkınlığa yönelmelidir.
Yaşamın da varlığı ona göre oluştur. Oluş her an gerçeklendirilmiş bir şekilde belirlenmesidir.
Oluşun başı sonu yoktur , çünkü gelecek geçmişle aynı değildir.

SEVGİ AYRINTIDA

Yaşadıkça , bütün kritik kıvrımlarını ayrıntılardan aldığını görüyorum hayatın.
Biz insanlar ,her şeyin ortalamasına talibiz . Bütün hesapları ,kaba hatlarıyla döküyoruz beyaz sayfalara .
Üç aşağı beş yukarı hepimiz aynı kişiyiz. Sadece sıradan olmayı güvenli buluyor; sıra dışı olmaktan korktuğumuz kadar hiçbir şeyden korkmuyoruz.
Normal olabilmeyi hayatımızda en gerçek ideal olarak görüyor , anormalliği ruhsal teröre yoruyoruz.
En iyinin en popüler demek düşünüyor , vasat biliyor ve vasat yaşıyoruz.
Biz insanlar her şeyin ortalamasına talibiz. Oysa gerçek , ayrıntıların içine gizliyor kendini . Başkalıkların ardına saklanıyor. Ve hayat farklılıkların üstüne parıldıyor , zıtlıklarla genişleyip zenginleşiyor.
Bu inceliği göremiyoruz.
Bu Enginliği fark edemiyoruz.
Sıradanlaştıkça , ruhumuzun renklere açılan kapılarını tek tek kapatıyor , kendimizi dünyaya kilitliyoruz…

İçine düştüğümüz bu durumun , en çok yeni yaşama alışkanlıklarımızla ilgili olduğu açıkça görülüyor.
Bir yerde bir yanlış yaptığımızı da hissediyoruz aslında .
Yüksek sesle itirazlar seslendiremiyoruz ; ama geçmişin zihnimize yayılan aks-i sedasını da inkar edemiyoruz.
Eski hayatların ilmek ilmek örülen o geniş zamanlar kurgusu henüz silinmedi hafızalarımızdan . Anların dantel gibi ince ince işlendiği o eski günler burnumuzda tütüyor. O yoksul ama “varlıklı” insanları unutamıyoruz.

Sızılarımızdan cümleler geliştirmeyi, acılardan anlamlar çıkarmayı ve ayrıntılardan hayatlar üretmeyi beceremiyoruz.
Her şeye rağmen bir noktada durup , küçük ayrıntılardaki büyük gerçekleri yakalamamız gerekiyor.
Ya geri dönüp tarihsel bir zafer kazanacağız ya da sular bundan böyle hep devimsiz akacak.
Ya ayrıntılarda kendi ‘ adamlığımızı’ yeniden bularak canlacağız ya da vasatlıklar sonunda bilincimizi de bu işgal edecek.

Küçük ayrıntıları yakalamakla başlıyor her şey .
Çünkü büyük gerçekler , küçük ayrıntılarda kaybediliyor…
VESSELAM 👋

AŞK

~Aşk ~
Evet değerli dostlar konumuz başlıkta gördüğünüz üzere Aşktır.
Herkesin sözde kaçtığı ama özde de içinden çıkmak istemediği bir aşktan bahsedeceğiz inşallah.
Şair şöyle demişti: Bülbül-ü şeyda olduysa bu beden , gülistan-ı canan oldun sen . Mevlana’ya nisbetle Sems-i terbiz oldun sen bana .
Sen rüzgarsın ben ateş, beni alevlendirdin . Gönlümü açtın, karanlıkları yıkan güneşim oldun . Ufuklar gibi yürekler aklandı hayatımda .
Bilmem ki , sultanları kul eyleyen , kulları sultan eyleyen bir sevgidir sanki bu .
Yada nice pehlivanları kendine ram eden kalpte yazılıp, gözlerde okunan şiirdir.
Evet dostlar küçük bir derleme ile aşkı biraz da tarif edelim.
Değerli Yazar Vedat Akıllı hocam hep derdi gittiğim yerlerde gençlere sorarım sen hiç aşık oldun mu? Yok derlerse aşık olmayan adama adam mı denir. Bir kadını sevmek güzel bir şey derdi.
Günümüz modern insanlar aşkı başka yerlerde ararlar. Oysa aşk öyle güzeldir ki tarif etmesi bile imkansız….
Aşk insanı Allah’a yakınlaştırır dostlar.
Aşk insanı iyi dürüst kılar.
Onun için azizim bize bir aşk lazım birde aşık olmamız için gönlümüzün olması lazım.
Gönlü olup aşık olanlara selam olsun.
VESSELAM



VEDA

VEDA
Çetindir gitmek can hele vedalaşmanın soğuk bir yüzü varsa …
Evet dostlar bugün konumuz “Veda ”
Diyeceksiniz ki neye peki? İnsan hiç kendinden Veda etmiş mı yada şöyle diyelim ; İnsan kendisine Vedat etmiş mi ?

İnsan bazen değilde çoğu zaman kendisine veda eder başkasına değil. Çünkü yüreğinizde büyüttüğünüz insan ile karşınızda duran kişi genelde aynı değildir. Onun için ona veda edeyim derken aslında kendinize veda etmiş oluyorsunuz.

Veda anı yaşanmayası o vakit…
Evet bir tanem bizi birbirimizden koparacak şey hayat mıdır?
Bunun için mi ayrılık vadisi , bülbülün şarkılarını derinliklerinde yutuyor, rüzgar gülün taç yaprağını etrafa saçıyor ve ayaklar şarap bardağının üzerine basıyor.

Seninle birlikte yasemin çiçeği okşayıcı gecede geçireceğimiz cana can ,ruha ruh katan o bitmez zaman , ruhlarımız da bir araya geldiği o ipeksi karanlık gece bu sancılar için mi olacaktır? Yıldızlara doğru kanatlarımız yorulana dek düzgünce uçtuk da , şimdi cehennemin dibindeki uçurumlara doğru mu alçalıyoruz. Yoksa aşk bize geldiğinde uyukluyordu da uyandığı zaman kızdı ve bizi cezalandırmaya mı karar verdi?
Yoksa ruhlarımız gecenin esintisini bizi parçalara bölerek , bir toz bulutu halinde vadinin derinliklerine estirmek için rüzgara mı döndürdü?

Halbuki , biz ne dini bir emre karşı geldik . Ne de yasak meyveden tattık seninle hiçbir zaman ? Öyleyse bizim bu sevgi cennetini ter etmemizin sebebi ne ? Hiçbir zaman isyan etme fesadında bulunmadık , o zaman neden ayrılık cehennemine doğru ilerliyoruz? Hayır , hayır bizi bir araya getiren anlar yüzyıllardan dahi yüce ruhlarımızı aydınlatan o ışık karanlıktan daha güçlüdür.
Eğer şiddetli fırtına – bu ne olursa olsun- bizi bu dalgalı Okyanusta ayırırsa , dalgalar bizi bir araya getirecektir, ben buna eminim .

Eğer bu yaşam bizi öldürürse , ölüm bizi bir araya getirecektir.
VESSELAM 👋

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın