Artık Anlayamıyoruz

Hayatın içinde yer tutan her şeyin bir hikayesi olduğunu, bir derinliği ve genişliği olduğunu unutmuş gibiyiz. Her şeyi yüzeyinden anlıyor, kabuğundan anlamlandırıyor, ötesiyle hiç ilgilenmiyoruz.

Oysa hemen her şeyin hakikati, aslî anlamı, sırrı, muhtevası ötelediğimiz o ‘öte’lerde gizli. Öte alem dediğimizde asıl, sonsuz ve baki hayatı kastetmiş oluyoruz ya, işte bu da öyle!


Bu derinliklere ve genişliklere bakamayan insanın, kendi içindeki o sonsuzluğu bulabilmesi ve bilebilmesi elbette mümkün değil! Bırakalım anlamayı bir tarafa, sonsuzun sonsuz ihtimallerini sezebilmesi bile mümkün değil neredeyse! Yani yaşadığı hayatı rutinin ötesine taşıyabilmesi, günübirlik yaşadıklarının ‘öte’sine geçebilmesi, dolayısıyla anlam dünyasını derinliklere açabilmesi, genişliğine büyütebilmesi, zihinsel ve kalbi kabiliyetlerini her dem yeniden tazeleyebilmesi de mümkün değil!

İnsanın yaşı sürekli büyürken, idrakinin hiç büyümüyor oluşu ne kadar keder verici bir şey! Saçları ağarırken içinin neredeyse hiç ağarmaması ne acı! İhtiyarlık adım adım yaklaşırken kendi ihtiyarının yavaş yavaş elinden kayıp gitmesi ne kadar üzücü!

Hayat makinesinin hareketini sağlayan bir dişli midir sadece insan? Hayatın içindeki her zerre bu kadar anlam yüklüyken ‘insan’ın kendini ‘şey’lerin anlamlarından bu kadar mahrum kılması reva mıdır? Hakikati aramak ve bulmak üzere bahşedilen nefeslerimizi yürüme bandını pürtelaş adımlayarak boş yere tüketmek, sonsuz anlamlarla dolu anları, dakikaları, saatleri, günleri hiçbir şey kazanamadan, kendimize hiçbir anlam katamadan yaşayıp geçmek gerçekten yaşamak mıdır?


Sohrab Sepehri’nin ‘Suyun Ayak Sesi’ ismini verdiği muazzam şiirinden bir bölüm: “Ben Müslümanım. / Kıblem bir kırmızı güldür, / Namazlığım bir pınar, / Mührüm ışıktır, / Ova seccadem. / Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım. / Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer, / Namazımın bütün zerreleri billurlaşır, / Namaz kaybolur taş görünür, / Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda, / Namaz kılarım ben. / Otların tekbirinden sonra, / Denizdeki dalganın kamedinden sonra/ Namaz kılarım”

Anlamı aramak her şeyin içindeki ‘şey’i aramaktır. Hayat teferruatının işaret ettiği aslı bulmaya yönelmektir. Meyvenin kabuğunu kemirerek yorulmak değil özüne inebilmektir. Nazarı her şeyin tek bir ‘şey’ olduğu istikamete çevirmektir. Nazarın ve istikametin aslında aynı şey olduğunu bilebilmektir. Renklerin ötesindeki rengi bulabilmektir. Anlamın içindeki sonsuz hakikatlerden tek bir hakikate varabilmektir.

“Bir şeyi düşünürken birçok başka düşünce üşüşüyor kafamın içine!” dedi güneşin batmasını bekleyenlerden biri. “Çünkü zihin toprağı bereketlidir, her düşünce bir başka düşüncenin tohumunu atar zihin toprağına, o taprağı işlemek, kurak ve çorak bırakmamak lazım!” dedi diğeri.

Sepehri’nin aynı şiirinden bir bölüm daha paylaşalım: “Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak. / Bizim işimiz belki de: / Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir. / Bilimin ötesine çadır kuralım, / Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp / Sofraya oturalım, / Sabah güneş doğarken doğalım, / Heyecanları serbest bırakalım, / Uzayın, rengin, sesin, pencerenin / Anlamını tazeleyelim, / Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim, / İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım, / Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım, / Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım, / Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından / Yükseltelim, / Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.”

“Bir bilsen” dedi meczup, “sen hiç dönüp bakmasan da alemin bin bir gözü hep senin üstünde!”

Yaşamak mı?

Hiç kimse kendi gerçeğini yaşamak istemiyor; hayat yolculuğunda yol alanlar daima genç olmanın peşinde koşarken, gençler ancak çok yaşayanların bilebileceği kadar çok şey bildiklerine inanmak istiyor. Hem hızlı yaşamak hem de nasıl olacaksa, her şeyin farkında olmayı arzuluyoruz hepimiz. Hayatı kolaylaştıracak yenilikler her geçen gün çoğalırken, yerinden kalkmaya tenezzül etmeyen adrenalinler için en zor, en imkânsız, bazen en tehlikeli görünen işleri kendine hobi ediniyor insanlar. Emek, alın teri kutsal sayılıyordu eskiden, şimdi alt sınıfları meşgul eden şeyler sadece bunlar. Adına bilgi çağı dediğimiz çağda, bilgiyi edinip içselleştirmenin değil, basitçe depolamanın ve orada unutmanın yollarını geliştirmeyi seçtik. En çok rağbet gören şey en değerli sayılıyor, oysa bir şey, (mesela altın ya da elmas gibi) nadir olduğu için değer kazanmaz mıydı? Bir fotoğrafa bakarak hayal kuran insanlar yerini, uçağa binip dünyanın bir yerlerine giden ve sadece selfie çekip gelen gezi tüketicilerine bıraktı. Kitaplarla kendini tartan okurlar vardı, şimdi kitapları kendi çaplarıyla okkalayan okurlar var. Gözlerin menzili sınırlandı, sadece kendisine gösterileni görebiliyor kalabalıklar. Bizi bir şeylerden haberdar etmek için yapılan haberlerden daha çoğu, biz bir şeyleri doğru ve tamam şekilde görmeyelim diye yapılıyor. İnsanın düşünmeye imkân bulabileceği zamanlar, boş zaman diye aşağılanarak lüzumsuz uğraşlarla dolduruluyor. Kendi zekasını bile kullanmaya lüzum görmeyen zihinler, yapay zekanın elinde oyuncak ediliyor. Eğitim çok tabii bir ihtiyaç olarak değil, çıtanın herkes için anlamsızca en yukarıya konduğu bir kariyer planının ilk basamağı olarak görülüyor. İnsanlar her gün anlamlı şeyleri anlamsız şeylerle değiştirip duruyor; vaktiyle hiç düşünmeden güzelim bakır sahanları verip plastik leğenleri aldıkları gibi…

Rene Guenon ‘Modern Dünyanın Bunalımı’nda her şeyin yerli yerinde olmadığı bir dünyada yaşadığımıza işaret ediyor: “Artık hiçbir şey ve hiçbir kimse normal olarak olması gereken yerde değildir; insanlar artık manevi alanda hiçbir gerçek yetki, maddi anlamda ise hiçbir yasal güç tanımıyorlar. Din dışı çevreler rahat rahat kutsal şeyleri tartışmakta; onların niteliğine, hatta varoluşuna bile itiraz etmektedir. Bu, astın üstü yargılaması, bilgisizliğin bilgelik önüne engeller koyması, yanlışın hakikate üstün gelmesi, beşerî olanın ilahi olanın yerini alması, yerin göğü yenmesi, bireyin kendisini her şeyin ölçüsü yapması ve tamamen izafi ve yanılabilir aklından çıkardığı yasaları evrene zorla benimsetmeye kalkışmasıdır.

Hayat hiç dilimizden düşmediği halde en az farkında olduğumuz şey belki de artık! İnsanlığımızın gerektirdiği çok seçenekli, çok ihtimalli güzergahlarda seyretmiyoruz. Sabitlenmiş rotalarda, adeta menzili belli raylara mahkummuş gibi dışına çıkılamayan güzergahlara mahkûm ediyoruz kendimizi. Hayatı, hayatın içine hiç sığmayacağı sınırlı denklemlerle çözmeye çalışıyoruz. Düşüncelerimizin içini basmakalıp ve güdümlü ezberlerle başkaları dolduruyor. Hayata dokunmuyor, günlere temas etmiyor, insan olmanın sonsuz imkanlarına dönüp bakmıyoruz. İçinde bizim için her şeyi değiştirebilecek sayısız mucizevi sürpriz olduğu halde!

“Bu çevremizi kuşatan duyarsızlık, bizi bilinçsizce bütün çevremizin cansız olduğunu varsaymaya yöneltmiş olabilir, oysa elbette sisin üzerinde yıldızlar hâlâ parlıyor ve melekler şarkı söylüyor” diye bir cümle var Huston Smith’in ‘Unutulan Hakikat’ isimli kitabında.

Hayatın anlamına dair en ufak bir merakı olmayan insanlar, elbette ölümün adını bile duymak istemeyecek, hayat böyle!

Kanser Yarası

Bizim köyde Mehmet Emin amca var çoğu zaman sinirli ve değişik halleriyle bilinir.
Ve  gelen giden kimseyle anlaşmaz . Ama bir yanı da çok sevimlidir, bunu niye anlatıyorum yada konuya niye Mehmet Emin amca dan girdim diye sorarsanız hikayesi uzun olmasa da kısa değildir.

Son birkaç aydır kendi içimde yalnızlık ve sıkıntılardan geçiyordum velhasıl bir türlü atlatamadım .
İnsan kendi içinden bir şeyleri atlatamayınca dışı nereye gitse fayda etmezmiş  bizimki de öyle oldu biraz.

Vedat Akıllı hocam şunu derdi ; “Neyi kaybettiğini hatırlamayanlar bulduğuyla mutlu olamazlar .”
Bizde neyi kaybettiğimizi halen anlamayıp ve bilmediğimiz için belkide bundandır mutsuz oluşumuz…
Rabbim iyilerden ve neyi kaybettiğini bilenlerden eylesin.

Velhasıl sözü belki de uzatmış oldum. Geçenlerde Umreye gittim ama yıllardır çok istiyordum. Rabbim nasip etti çok şükür
Kabbeyi görmek ve Rabbimle sohbet etmek ona kavuşmak çok güzeldi.
Rabbim gitmek isteyen herkese nasip etsin.
Kabbe’den gelince köyüme gittim ilk başta annemi babamı gördüm. Bizde öyledir gelirken ilk başta büyüklerin yanına gidilir.
Velhasıl ikinci gün Mehmet Emin Amca geldi yanıma ziyaret etti beni konuştuk ordan burdan, sohbeti de bir o kadar güzel ve sakin …
Sonra durdu ve şunu dedi Vedat Nasılsın!!!
İyi değilim amca dedim içinden mi dedi evet dedim .
Sana bir hikaye anlatayım mı dedi anlat amca dedim .
Ben dedi iki evlilik yaptım ilk evliliğim de boşandım istemeden ama dedi ve içimden boşanmadım ve bir türlü kopamadım dedi .
Çünkü içimde onu hep yaşadım dedi .
En önemlisi de ne dedi biliyor musunuz
Şuan 11 tane çocuğum var dedi ama hala o içimde yaşıyor çıkmıyor. dedi
Kanser yarasını bilir misin bütün vücudunda dolaşır bu sevda da öyle bir şey Kanser Yarası gibi dedi.

Eğer sen dedi kendi içinde bir şeyi bitirememişsen O “Kanser Yarasıdır”
O kadar güzel dedi ki Mehmet Emin Amca kanser yarası …
Rabbim kimseyi kanser yarası ile imtihan etmesin.
Gönül yarası kanser yarasıdır.

“Sen hiç kanser yarası çektin mi” dedi beyaz saçlı adam ,
Diğeri de dedi “yaşanmadan yara çekilmez ki”.

Gün Yüzü Göremedik

“Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Bilakis zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir. Böylece zaman daha çabuk geçer ve iki saatlik bir telaş, günü kısaltır. Bölümlere ayrılmış her dakika lime lime olur, çatlayana kadar dolar. Bir saatin içine yığınla şey istiflersiniz” diye yazmış Frédéric Gros, ‘Yürümenin Felsefesi’ kitabında.

Her şeyi hızlı yapmak için gösterdiğimiz çabanın, bunun için geliştirdiğimiz teknoloji ve imkanların hayatımızı eskiden olduğundan daha yaşanır kılmadığının herhalde farkındayız hepimiz. Her şeyi daha hızlı yaptığımızda daha hızlı yapmamızı gerektiren başka şeyler çıkıyor sürekli önümüze. Bu döngü hiç durmuyor, hiç ara vermiyor ve hepimizi tüketiyor.

Hadi bir şeyleri hızlı yapmakla vakit kazandık diyelim; o durumda da boşa çıkardığımız o vakitlerde ne yapacağımızı bilemiyoruz. Boş vakitleri değerlendirmek üzere, hepsi de fena halde efor gerektiren ‘vakit geçirici’ etkinliklerin peşine düşüyoruz. Saçma sapan bir alışveriş bu! Her şeyi kendi hızında yapsak, vakti kendi içinde değerlendirmiş olacağız ve boşa çıkan vaktin içine ne koyacağımızı düşünmek zorunda kalmayacağız. Hayatın kendi ritmi var, o ritim içinde her iş tabiatına uygun biçimde işliyor. Biz kendi ritmimizi bu ritmin üstüne çıkarmaya çalıştığımızda, hayatın tabii seyriyle senkronize olamaz hale geliyor, bizden başka her şeyle uyumumuzu kaybediyoruz.


“Ne bu acelen yahu?” diye sordu yolda karşılaşanlardan biri. “Bilmem! Bir yerden bir yere başka nasıl gidilirdi, galiba hiç hatırlayamıyorum artık!” diye cevapladı şaşkın bir yüzle diğeri.

Trenle seyahat edenlerin gözlemlerini yazdığı nice eser var, romanlarda, hikayelerde, şiirlerde, hatırat ve seyahat kitaplarında tren yolculuklarında olan bitenler zengin bir dille uzun uzun anlatılır. Şimdi hızlı trenler o kadar hızlı ki, bütün bu hikayeler trenlere tutunamıyor, unutulmaz ayrıntılarıyla birlikte bir yerlerde düşüp kalıyor.

Frédéric Gros, ‘Yürümenin Felsefesi’ kitabının bir başka yerinde, bugünün insanının hâl-i pür melâlini yazmış: “Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi ‘bağlılar’, peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayı, tablo, grafik seline bağlılar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlâ hareket halindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır, alın size bir ekran daha. Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbiriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekânda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar? Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar, insanlık durumunu unutturuyor onlara…”


Her şeyi bir an önce bitirmek ve sonra o yükten kurtulmak için yapıyoruz sanki. Neden? Bitirdiğimiz şeylerin yerine ne koyuyoruz? Neye, nereye yetişmeye çalışıyoruz? Bunca koşuşturmanın sonucunda nereye varıyoruz? Boşalttığımız her anın içi, artık gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını bile kendimize sormadığımız başka şeylerle dolduruluyor. Telaş içinde onları da yapıp bitirmeye çalışıyoruz. Hiç bitmiyor bu koşuşturma! Sonunda bir şeyleri tamamlamış, bitirmiş, aşmış gibi de hissetmiyoruz.

Göçenlerin ardından, “Hiç gün yüzü görmedi!” diyoruz; ama niye görmedi diye sormuyoruz. Neden hiç gün yüzü görmüyoruz? Sahi neden günleri görmüyoruz biz? Hepimiz bu zamanın ‘Sisyphus’larıyız sanki! O kocaman kaya kan ter içinde kalarak çıkardığımız o tepeden sürekli geri yuvarlanıyor, bunu önceden biliyoruz ama sanki çaresiziz, çaresiz olduğumuza inanmışız, inandırılmışız, döngüyü bir türlü durduramıyor, dışına çıkamıyoruz.

“Kimi âlemle birlikte döner ha döner” dedi meczup, “kimi ne yapsa hep başa döner!”

Bilinmeyen Uzantılar

Geleneksel metinlerde bilmediğini bilmek insan için hep bir fazilet merhalesi olarak görülmüş, bilinmiştir. Bilmediğini bilmek iki türlü kazanç sunar insana… Bir, bilmediğini bilen kişi bilmeye giden yolun kapısını daima açık tutar kendisi için. Ve iki, bildiği vehmiyle yanlış adımlar atmaktan, yanlış kanaatler edinmekten korur kendini.

Uzun zamandır insanlar kendi kararlarını vermek konusunda ölçüsüzce cesaretlendiriliyor. Bu kararların arkasında tam teşekküllü bir kişilik oluşumu ve insanın doğal sınırlarının getirdiği kısıtlılıklara dair bir farkındalık varsa, bu cesaretlendirmelerde yarar görülebilir. Ancak kişiliğin kolay kazanılan bir şey olmadığı da hatırda tutulmalı bu noktada. İnsan, varlık içindeki yeri ve konumunu makul bir şekilde tespit edememiş, buna uygun bir hayat görüşü ve muhakeme kazanamamış ise, dünyanın en keskin zekâsına sahip olması bile hata yapmaktan, yanlış istikamete yönelmekten emniyette tutamaz onu. Keskin bir zekâ; insanlık bilgisinden mahrum ve varoluşun hakikati ile irtibatsız bir zihniyetle çıkılan yolda, insanın dramatik yanlışlara düşmesine sebep olduğu gibi, bu kötü gidişatı daha da hızlandırabilir.

“Mesela zeki ve eğitimli insanların kendi hatalarından ders çıkarma ya da başkalarından tavsiye alma ihtimali daha düşük. Ve hata yaptıklarında kendi gerekçelerini haklı çıkarmak için detaylı argümanlar geliştirmeyi daha iyi beceriyorlar; bu da görüşlerinin giderek dogmatikleşmesine yol açıyor. Daha kötüsü, daha büyük ‘önyargı kör noktaları’na sahip oluyorlar; dolayısıyla mantıklarındaki boşlukları daha az fark edebiliyorlar” diyor bilim alanındaki çalışmalarıyla tanınan İngiliz yazar David Robson, ‘Zekâ Tuzağı’ kitabında.


Selim bir akıl ile beraber olmayan bir zekânın, cehaletin hamisi kesilmesi muhtemeldir. Eğer doğru noktadan yola çıkılmıyor ve doğru istikamette yol alınmıyor ise, zekânın keskinliği insanın gerçekle arasındaki mesafeleri daha da uzatabilir, bakışını körleştiren perdeleri daha da kalınlaştırabilir. Selim akılla irtibatını canlı tutan bir zekâ nasıl insana kemal yolunda mesafeler aldırma potansiyeline sahipse; aksi durumda, ayağını hakikat toprağına basmayan bir zekâ da kontrolsüz kalabilir, cehalette ısrar noktasında bir kibir oluşturabilir ve hatta zihniyet körleşmesinin en büyük teminatı da olabilir.

Simone Weil, ‘Kişi ve Kutsal’da zihinsel esaretin bakmadığımız bir yüzüne ışık tutuyor: “Eğer tutsak bir ruh, kendi esaretinden bihaberse, hata içinde yaşar. Eğer bunu saniyenin onda birinde bile kabul ettiyse ve acı çekmemek için unutmaya gayret gösterdiyse, yalan içinde yaşar. Son derece parlak zihinlere sahip insanlar; hata ve yalan içinde doğup, yaşayıp, ölebilir. Bunlar içinde zekâ ne bir edinimdir ne de avantajdır. Çok zeki ve az zeki insanlar arasındaki fark, hücrelerin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bağlı olarak, hücre hapsinde yaşamaya mahkûm suçlular arasındaki fark gibidir. Zekasıyla gurur duyan zeki insan, büyük bir hücreye sahip olmakla gururlanan bir mahkûma benzer.”

Bütün büyük hatalarımız doğrusunu bildiğimize inandığımız meselelerden çıkıyor, geriye dönüp baktığımızda bunun sağlamasını kendi hayatımızdan yapabiliriz. Yine de hemen hemen her kritik noktada geçmiş tecrübelerimize değil, bütün defolarına rağmen anlık zekâmıza güvenmeyi tercih ediyoruz. Çünkü en küçük yaşlarımızdan itibaren zekânın her şey olduğu öğretiliyor bize. Sistem bunun üzerine kurulu, kısayollar zamana dayalı tecrübelerin önüne konuyor. Sağlam bir zihnin, adımlarını aklı selim üzere atan bir kişiliğin ancak tecrübe ve birikimle elde edilebileceği gerçeği dikkatimizden kaçırılıyor.

Umuda Yolculuk

Hayat hepimizi bir şeylerle meşgul ediyor sürekli. Yeni zamanlarda ipler insanın elinde değil pek, hepimiz hayat gailesi deyip suçu üstüne yıktığımız bir şeylerin peşinde oradan oraya sürükleniyoruz. Bu arada nerelerden eksiliyoruz, ne kadar azalıyoruz, yol boyu bir vakitler kıymet verdiklerimizden neleri düşürüp de farkında olmuyoruz, orasını pek düşünen yok! Yaşadıklarımıza bakınca şunca koşturmaya değecek pek bir şey de çarpmıyor gözümüze aslında. O halde neden bunca kargaşa, bunca didinme, bunca yorgunluk? Ne için dönüp duruyoruz bu girdabın içinde? Ne kalıyor elimizde?

“Bir kıssa anlatıldığında ondan hepimize birer hisse düşer” dedi gün görmüş ihtiyar, “ama asıl mesele o hisseden kendi kıssanı çıkarmaktır.”

İnsanlık yükünü taşımanın zor mu zor olduğu bir vakitti. Velakin hayat ocağı tütsün diye yola düşmek lazımdı. Kervanını insanlık yüküyle yükledi, yola çıktı adam. Pazar yeri uzak, yol meşakkatli, yol üstündeki engeller çeşit çeşitti. İlk zaman hızını alıp yürüdü, mesafe de aldı. Günler boyu güneşin yakıcı ateşi altında buram buram ter dökerek ilerledi, gecelerin ayazında tir tir titreyerek geceledi. Sonra yavaş yavaş yorgunluk çökmeye başladı her yanına, adımları yavaş yavaş ağırlaştı, dizlerinde mecal azaldı. “Bu kadar yükle ben bu yolu tamam edemem” diye düşündü. Önce metanet çıkınını bıraktı konakladığı bir yerde. Sonra sabır şiltesini bıraktı. Her attığı adımda yükü daha da taşınmaz bir hale geliyordu. “Olmayacak böyle!” dedi, önce basiret cübbesini çıkardı sırtından, ardından fazilet hırkasını… Yetmedi, dirayet kuşağını çözdü belinden… Geldi sıra çuvallara; önce bereket çuvalını, sonra kanaat çuvalını, ardından şükür çuvalını bıraktı ardında. Yükleri eksiltiyordu ama üstündeki ağırlık azalmıyor, dizlerine mecal gelmiyordu. Nihayet mahviyet heybesini, sıdk sandığını, ülfet sepetini de bıraktı. İhsan azığından da pek bir şey kalmamıştı elinde. Pazar yeri uzaktan görünmüştü ama adam da artık iyice bitip tükenmişti. En son muhabbet gömleğini de çıkarıp attı üstünden kalan son mesafeyi alabilmek için. Birkaç adım atmıştı ki aklının başına gelmesiyle durakaldı, yere çöktü ve içini kanatan soru dudaklarından dökülüverdi: “Pazar göründü ama benim ne pazarda satacak bir malım ne karnımı doyuracak bir azığım kaldı. Bunca yolu niye geldim ki ben!”


İnsanın daima kendini yoklaması lazımdır; kendini eksildiği yerden tamamlaması, bozulduğu yerden düzeltmesi, acıktığı yerden doyurması, üşüdüğü yerden ısıtması… Aksi adım adım iflasa yürümektir. Heybesine azığı olmayan yolda kalır, kurda kuşa yem olur. İnsanlık heves işi değildir, nefes işidir.

Heybende muhabbet varsa, yollar sana revan olur.

Feridüddin Attar’ın (ks) ‘Mantıku’t-Tayr’ından bir kıssa ile bitirelim yazıyı: “Düşmanlarına üstün gelen yürekli yiğit bir adam vardı. Beş yıl boyunca bir kadına âşık oldu. Ancak âşık olduğu güzel kadının gözünde tırnak ucu kadar bir ak vardı. Adam kadına bakmaya doyamıyordu, ama bir türlü kadının gözündeki akı da görmüyordu. Öyle aşıktı ki kendinden geçmişti. Bu halde sevgilinin gözündeki ayıptan haberi olur muydu? Bir müddet sonra adamın aşkı azaldı ve kadının gözündeki akı gördü, ona dedi ki: “Gözündeki bu ak da ne zaman ortaya çıktı?” Kadın dedi ki: “Bana olan aşkın azalmaya başladığı zaman.”

Susabilsek belki anlaşabileceğiz


Bu işi de estetikçiler mi yapıyor bilmiyorum ama birçokları dilinin kemiğini aldırmış gibi konuşuyor bugünlerde. İyi bilmediği meselelerde sükutu seçen temkin ehli pek fazla kimse kalmadı. Bir meseleyi iyi bilmediğini bilen de azaldı iyice. Dolayısıyla araba yüküyle konuşulan ortamlarda incir çekirdekleri hiç olmadığı kadar boş kalıyor. Yüzlerce söz söyleme sırası alan var, eveleme gevelemeden, bin kere söylenmiş tekerlemeden, cehaleti açık eden gevezelikten başka söylenen pek bir şey yok. Sadra şifa bir şey çıkmayınca bu laf kalabalığı koca bir gürültüye dönüşüyor ve her yeri işgal ederek ömrümüzü tüketiyor.

“Bir şey olup herkes bir an sustuğunda her şey daha anlamlı geliyor son zamanlarda bana” dedi yanındakine. “Öyle vallahi!” dedi yanındaki, “keşke birileri yılda en azından bir günü ‘Susma Günü’ filan ilan etse de azıcık kendimizi duyabilsek!”

İvan Gonçarov meşhur ‘Oblomov’unda sayıları gittikçe artan bir insan tipi hakkında tespitlerde bulunuyor: “Her duydukları üzerinde inceden inceye fikir yürütürler, ama aslında hiçbir şeyle de candan ilgilendikleri yoktur. Ha böyle konuşmuşlar, ha uyumuşlar, hepsi bir. Konuştukları şeyler kiralanmış elbiseler gibi, kendi malları değildir. Yapacak işleri olmadığı için güçlerini öteye beriye harcarlar. Her şeye sarılan ilgileri, ruhlarının boşluğunu ve sevgi yoksulluklarını kapayan bir örtüdür. Ama orta halli bir yol seçmek ve orada derin bir iz bırakarak yürümek işlerine gelmez; çünkü böylesi can sıkar, göze çarpmaz; çok şey bilmek o zaman işe yaramaz, gösterişe yer kalmaz”


Bizi kendimizle ilgili gerçeklerden saklayan, hatta kaçıran pek çok icat çıktı son yıllarda. Pamuk Prenses’in hain üvey annesininkine benzer yalan söyleyen aynalarımız var. Hiç kimse kendi gerçeğinin yüzüne vurulmasını istemiyor ve kendini hoş tutacak ahbaplarla dolduruyor çevresini. Böylece herkes birbirini hoş tutmuş, birbirinin defolarını örtbas etmiş oluyor. İnsanların şurada burada birbirleri hakkında yaptıkları yorumlara bakın, bu samimiyetsiz ve abartılı ‘ağırlamalar’ı göreceksiniz. Eskilerin deyişiyle “Terakki ne mümkün”, böyle bir durumda! Dostların birbirine acı olan gerçekleri söylemediği, aksine habire birbirlerinin imajlarını cilaladığı bir yerde, hiç kimsenin eksiklerini bilmesi, ayıplarını görmesi, hatalarıyla yüzleşebilmesi mümkün olamıyor elbette.

Nurettin Topçu merhum ‘Ahlak’ isimli kitabında başkalarının sözleriyle kendi hâl-i pürmelalimizden nasıl perdelendiğimize işaret ediyor: “Ruhsal benliği zayıf olan insanlar, kendilerinin sosyal benlikleriyle tanınmasını istiyorlar, onunla övünüyorlar, Başkaları da onlara yaranmak için, gururlarını okşayan sözler söylüyorlar. Böylelikle toplum bizi, kendimizden gizliyor, olduğumuz gibi değil, olmak istediğimiz gibi tanıtıyor. Sahte benliğimiz bizi esir ediyor”

İnsanı öldürmeyen ama günden güne azaltıp eksilten, kalınlaştırıp sığlaştıran öyle zehirler var ki sosyal hayatımızın içinde; bunları yalayıp yutuyor ama zehirlendiğimizin farkında bile olmuyoruz çoğu zaman! Sarhoşluk veren her şeyin azı da haram, çoğu da haram oysa!

Her içeri aldığını nefesmiş gibi tastamam dışarı verirsen sana elbette bir şey kalmaz, hayat böyle!

“Havayla temas ettiğinde bozulan öyle kıymetli sözler var ki” dedi beyaz saçlı adam, “ancak içinde saklı tutabilirsen koruyabilirsin onları!”

Kül de olur insan , gül de olur!


Hemen herkesin fiziksel harekete odaklandığı bir devirde yaşıyoruz. Hepimizin tercihen ya da mecburi olarak sürdürdüğümüz meşguliyetlerimiz var. Geçim derdiyle koşuşturanlar, daha fazlasını istediği için gecesini gündüzüne katanlar, fit kalmak, kas yapmak, hava atmak için, spor olsun diye yerinde duramayanlar var. Büyük şehirlerde durmaya, durulmaya yer yok, hep bir hareket, hep bir itiş kakış, hep bir telaş… Tuhaf bir karıncalanma hissiyle yaşıyoruz sanki hepimiz. Öte taraftan, farkında olalım ya da olmayalım zihinsel bir donma halinden de malulüz bir çoğumuz. Sürekli fiziksel devinim zihinsel akışkanlığın önündeki büyük bir engel… İnsan durmadan, durulmadan, sükuna ermeden zihinsel üretkenliğin yolunu açamıyor. Bakmayın herkesin birbiriyle erdemli söz, derin hikmet, arındırıcı nasihat paylaştığına… Hepsi bir al ver faaliyetinden ibaret, şuradan alıp buraya koyuyorsun sözleri, şuradan kopyalayıp buraya yapıştırıyorsun sadece. Öyle olmasa, hayatımızda erdemler, hikmetler, mânâlı işler bu kadar sahipsiz kalır mıydı? İçimizdeki sonsuz kırattaki cevherden neredeyse habersiz yaşıyoruz pek çoğumuz. Hatırası yaşandığı anın bir sonrasına kalacak kadar bile ömrü olmayan şeylerin peşinde koşuyoruz. Yeniden yeniden açabilecekken, solup gidecek olanla solup gitmeye razı oluyoruz.

“Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle. Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla” buyuruyor Hazreti Mevlânâ.

Bak ki her çiçeğin yanında birkaç tane de tomurcuk var. Toprak bereketlidir, güzelliğe aşıktır, çiçek sevdası, güzellik aşkı hiç bitmez. Çiçeğin biri geçer, biri açar bağrında. Sen de aynı topraktansın ey can, aynı bereket sende de var. Kendini kapatma güzelliğe, her sabah yeniden tomurcuklan, yeniden aç! Etrafına her dem taptaze güzellikler saç! Dünya ki en çok sendeki, bendeki, ondaki, candaki, canlardaki bu saklı güzelliğe aç!

“Bazen şu tekdüze hayatımın içimden geçip giden şeylerin yanında ne kadar küçük olduğunu düşünüyor ve kederleniyorum” diye dert yandı yanındakine. “Haline şükretmelisin” dedi yanındaki cevaben, “artık içinden hiçbir şey geçirmeyen o kadar çok insan var ki!”

Derler ki bizim yediveren sandığımız güller, sekizinci tomurcuğun yolunu gözlerken verirmiş canını.

Bir şeylere göz atarken Clarissa P. Estes’in ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’ adındaki kitabından alıntılanan şu tazeleyici satırlara rastladım: “Elbiseler bize benzerler, fikirlerimiz ve değerlerimiz zamanın akışı içinde giderek yıpranır ve gevşer. Yenilenme, yeniden hayat bulma suda gerçekleşir; gerçekten doğru olduğuna inandığımız, gerçekten kutsal saydığımız şeylerin yeniden keşfedilmesinde.”

Kendi hakikatimizin sonsuza uzandığını unuttuk bir şekilde, sonsuzla iç irtibatımızı kaybettik. Film burada başlıyor ve burada bitiyor zannıyla yaşıyoruz. Oysa sonsuz film içindeki kısa film o! Perdede oynayan film sadece! Hakikate erenler, asıl film perdeler kalktığında başlıyor ve hiç bitmiyor diye boşuna mı söylüyor?

“Ne zaman hatırlasak hakikatin bıraktığımız yerde bizi hasretle beklemekte olduğunu görüyoruz” diye geçirdi içinden beyaz saçlı adam, “ve sonra ne oluyorsa yeniden lafa dalıyoruz!”

Sevmeyi unuttuk


Defalarca okuduğu kitabı kimseye ödünç olarak bile veremeyenler vardır. Çocukluğunun oyuncaklarını evinin bir köşesinde muhafaza edenler… Ara ara albümleri çıkarıp geçmişteki kendi haline, hayata veda eden yakınlarının sararmış suretlerine takılıp kalanlar vardır. Eski evini, doğduğu mahalleyi, ilk aşkını özleyenler… Bir vakitler içinde yer etmiş bir duyguyu, bir sözü, bir kokuyu, bir bakışı unutulmaktan saklayanlar… Vardır diyorum ama var mı gerçekten hala böyle şeyleri tecrübe eden insanlar, böyle sahiplenmeleri içlerinde yaşatmaya devam edenler? Hayatla da, insanlarla da, mekanlarla da, eşyayla da ilişkimiz çok değişti, halen de değişmeye devam ediyor. Hiçbir duyguda kalıcı olamıyoruz pek artık! Her şeyin bir son kullanma tarihi var; vakit dolduğunda kolayca elimizden bırakıyor, yürüyüp gidiyoruz. Sevgiyle oluyordu bu işler, bir insanın herhangi bir şeye bağlanması, ona içinde bir yer açmayı, onu orada saklamayı istemesi hep kalbî bir mesainin neticesiydi. Şimdilerde hemen her şeyi bize sağlayacağı somut fayda ile ölçer olduk, hiç kimseyle hesapsız bir irtibat, bir yakınlık, bir muhabbet içinde olamıyoruz.

“Sevgiye hesap sormayın! Çünkü sevgi, kendinden başkasına hesap vermez. O ne borç verir ne borç alır! Ne alır ne de satar! Bunun için ne çoğalır ne de azalır. Hep, bugün, yarın ve kıyamete kadar tam olarak kalacaktır. Sevgide daha çok ve daha az kavramı yoktur. Aklımıza onu tartmak veya karşılaştırmak geldiği an, arkasında sadece acı hatıralar bırakarak kalbinizden çeker gider” diyor ‘Mirdad’ın Kitabı’nda Mikhail Naimy.

Sevginin nasıl bir şey olduğunu çok da hatırlayamıyoruz artık. Bizim bugün sevgi dediğimiz şey, kimseleri uzun boylu bir arada tutamıyor artık! Çok sevdiğini söyleyip bu yolda yürüyenlerin birkaç adım sonra ortaya küçük ya da büyük bir çatışma çıktığında bütün fayda hesapları ortalığa dökülüyor, çok güçlü olduğu sanılan duygular menfaat çatışmasının orta yerinde kalıp alınlarından vuruluyor. Bizim hayatımızı yaşamaya mecbur ettiğimiz hayvanları kendimize köle kılıyor, kendi yalnızlığımıza oyuncak ediyoruz. Eşyayı bir yenisiyle değiştirmekse hayatın temel faaliyetlerinden biri haline geldi; sürekli bir şeyleri elden çıkarıyor, yenisini koyuyoruz yerine. Bu değiş tokuşun hiçbir duygusal boyutu olmuyor. Bir şeylere kalbimizle, gönlümüzle yönelmiyoruz. Hiç kimseyi kendimize yurt edinmiyoruz. Hiçbir şeyi sımsıkı benimsemiyoruz. Hiçbir yere kök salmıyoruz. Oradan oraya savrulmayı, her yeni rüzgarla bir yerlere sürüklenmeyi heyecan verici buluyoruz. Artık sevemiyoruz. Dolayısıyla sevilmiyoruz. Yalnızız ve bu boşluğu örtecek şeylere ihtiyaç duyuyoruz mütemadiyen. Sadece sevginin kapatabileceği bir boşluk bu ve elimizde en olmayan şey de o!

‘Mirdad’ın Kitabı’ndan birkaç derin satır daha okuyalım birlikte: “Kaç kere sizi sevgi kördür derken duydum. Bununla sevgilide hiçbir kusur görmez demek istiyorsunuz. Aslında körlük görme derecelerinin en üstün noktasıdır. Keşke hiçbir şeyde ayıp göremeyecek kadar kör olsaydınız! Ne zaman sevgi gözlerinizi temizlerse o zaman gördüğünüz her şey sevginize layık olacaktır.”

Akıl hesap kitapla meşgul oldukça, bil ki gönül hiç lafa girmez.

“Gözlerin sevdiğinde kusur buluyorsa” dedi meczup, “sen kendinde mahpussun hâlâ!”

Yaşıyor muyuz ?


Varmayı umduğumuz bir adresle aramızda ne kadarlık bir mesafe olduğunu kestirebilmemiz için, yola çıkarken nerede olduğumuzu biliyor olmamız gerekir. Bunu bilmek, acele edip tıknefes olmak ya da ağırdan alıp geride kalmak türün-den çaresizliklerin çaresidir.

Gideceğin yeri hatırında tutamıyorsan kaybolmaya mahkumsun, hayat böyle!

“Başkaları yürüdü gitti, biz sanki hep yerimizde saydık azizim” diye dert yandı yanındakine. Ona doğru dönerek, “Giden var yaklaşır, giden var uzaklaşır” dedi yanındaki.

Bir dağın tepesinden aşağıdaki düzlüklere bakarsanız yürünecek ne kadar çok yol var dersiniz, aşağılardan dağlara doğru bakarsanız her yolun sonunda aşılamaz engeller bulunduğunu düşünürsünüz.

Oltayı atan heveskâr siz olabilirsiniz ama akşama eve götüreceğiniz balık yine de denizin size verdiği kadardır ancak.

“İçinden geçip gittiğimiz vakitlerle tanışmadan, o vakitleri, ilerideki muhayyel başka vakitler için feda ederek ilerliyoruz. Yaşadığımız hayat, hayali bir hayat kadar dikkatimizi çekmiyor” diye yazmış Ahmet Murat, ‘Kuşlarla Sohbetin Şartları’ kitabında.

Başkalarına söyleyen çoğaldı, kendine söyleyen azaldı. Başkalarına söyleyen çoğaldı, kendini dinleyen azaldı.

Konuşurken bir an durdu ve “Sen beni dinliyor musun?” diye sordu kadın. Hiç oralı olmadı adam, içinde öyle bir gürültü vardı ki başka hiçbir sesi duyamıyordu.

Bir papağan diğerine dert yandı: “Şu insanlar yeni bir şey söyleseler de konuyu değiştirsek, aynı şeyleri tekrarlamaktan sıkıldım!” Diğer papağan başını salladı: “Aynen!”

Bir musibete uğradığında “Neden ben?” diye soranlar, aynı soruyu bir nimete eriştiklerinde de soruyor mu?

Günlük tutmaya niyetlenenlerin sayısı her geçen gün azalıyor; çünkü düşününce yaşadıklarımızın arasında kayda değer pek bir şey olmadığına kani oluyoruz.

Soren Kierkegaard, ‘Kahkaha Benden Yana’ ismindeki eserinde asli meselemizin ne olduğuna dair esaslı şeyler söylüyor: “Asıl mesele kendimi anlamak. Tanrının gerçekten benden ne yapmamı istediğini görmek; asıl mesele, benim için doğru olan bir hakikati bulmak, uğrunda yaşayıp öleceğim fikri bulmak”

Makine olsaydık, şu ana kadar milyon defa belleğimizin dolmak üzere olduğuna dair uyarı vermeye başlardık. Mümkün olsa da mesela son on yılda belleğimizin kayda geçirdiği şeyleri toptan silmiş olsak; bundan zararlı mı çıkarız, yoksa ufak tefek kayıplara rağmen rahatlatır mı bu daha çok zihnimizi?

Seksen küsur yıllık ömrünün nihayetinde söylediği son söz manidardı: “Keşke yaşasaydım!”

Sevgili takipçilerim, ben artık gerçek hayatıma geri dönüyorum, lütfen takipten çıkın, peşimi bırakın! Yoksa hepinizi engelleyeceğim!

Tabiattaki herhangi bir canlının fotoğrafını çekerken “Gülümseyin!” diyen bir fotoğrafçı gördünüz mü hiç? Tabii ki görmediniz! Onlar zaten gülümsüyor, bu uyarı sadece insanlar için!

“Ne çok insan öldü” diye mırıldandı kendi kendine beyaz saçlı adam, “ve ne çoğu zaten hiç yaşamıyor!”

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın