Çeşitli haller

Umut, sıcacık bir yaz Haziran akşamı gibi canlı kalıyor içimizde bu soğuk havalarda.

Galiba en çok kalbimizin bize hatırlamakta ısrar ettiği şeyleri unutabilmek için çaba gösteriyoruz.

Tanıdığım ya da tanımadığım herhangi bir çocuğun masum bakışlarında beni kendime geri döndüren bir şeyler varmış gibi geliyor bana. Size de oluyor mu bu?

Yeni zamanların yapıları insanı eziyor, ufalıyor, küçültüyor, gölgeleştiriyor. Devasa makineler gibi hepsi, içlerine çekip öğütüyorlar sanki bizi.

“Yalnızca bir tek gün modernliğe sırt çevirmeye görün, içinizde ne çok sonsuzluk barındırdığınızı anlayacaksınız” diyor Rainer Maria Rilke, ‘Floransa Günlüğü’ kitabında.


Kış beyaz örtüsüyle gelip ayıplarımızı örttüğünde, dünya nefes kesici güzellikte bir masal ülkesi haline geliyor.

Karla kaplanan heybetli tepeler, okurken altını çizdiğimiz kelimeler gibi ilk bakışta dikkatimizi üstlerine çekiyor.

Her taraf buz kesti, gökyüzünde göçmen kuşların son kafileleri… Geç mi kaldılar acaba, sıcak düşlerine?

Her yanı sis bastığında görüş mesafesinin düştüğü söyleniyor ya; deklanşöre basın, sisin hala görünür olan her şeyi ne kadar derinleştirdiğini görün!

Tabiatta her şeyin hala ilk günkü gibi aksaksız biçimde işlemeye devam ediyor oluşunda, kendi tabiatından her gün biraz daha uzaklaşan, uzaklaştıkça da her işi sarpa saran insanlık için çıkarılacak dersler olmalı.


“Sessizliğin uğultusunu dağıtmaksızın benimseyen/ Duygularımın önünde her varlık yalıtılmış./ Damarlardan geçen kanımı bildiğim gibi/ Her varlığı karanlıkta bilebilirim./ Bütün varlıkların akşam yemeği, koca bir suyun/ Otların arasında aktığı yerdir ova./ Kımıltısız yaşıyor hr bitki ve her taş./ Bu ova üzerinde yaşayan her varlığın damarlarını/ Beni besleyen besinlerini dinliyorum” diyor Cesar Pavese bir şiirinde.

Çok yaşlı bir araba ve içinde çok yaşlı bir adam… Zamanın bir sapağında yanlış tarafa dönüp buralara gelmiş gibiler…

Sevgisini göstermek için en bağırgan kelimelerle konuşuyor şimdilerde insanlar, oysa sevgi muhtemel ki daha çok içinden konuşan insanları seviyor.


Geçen bahar kırlarda dolaşırken, “Bizim hiçbir yaprağımız ‘sevmiyor’ demez, onu insanlar uyduruyor!” diye kendi kendine söylendiğini işittim bir papatyanın.

İki insanı birbirine bağlayan şey birbirinden alabilecekleri ise, bu aşktan çok ticarete benziyor!

İnsanın içi sonsuzca genişleyebilecek bir şey iken, biz bütün bu daralmaları neden yaşıyoruz?

Modern şehirlerin aydınlatılması için milyonlarca ışık kaynağı kullanılıyor. Bunca ışık hangi karanlığı aydınlatmak için!

Daha çok lambaya, floresana, led’e, spota değil, şu karanlık şehirleri gönlünün nuruyla aydınlatacak daha çok güzel insana ihtiyacımız var.

Bir dilek tutabiliyor muyuz ?

Uzun düzlüklerde upuzun ilerleyen bir yol… Sonbaharı itinayla üstüne takıp takıştıran sarı kızıl bir ağaçla yolu kesiştiğinde, kıvrılıp onu huzursuz etmeden geçiverdi yanından. Keşke olabilseydik biz de böyle! Nefesimizi kesen bir güzellikle karşılaştığımızda!


Herkes pürtelaş hareket halindeydi. Aralarından biri duruverdi aniden. Ve derin bir nefes aldı. Hayat yeryüzünün her köşesinden aktı bir anda, doluverdi o tek bir nefesin içine. Bölündü hayatsızlık!

Gözümüzün önünde oldukları halde göremediğimiz şeylerde birikiyor belki de bizim asıl mağlubiyetlerimiz!

Rilke’nin ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’ kitabından ara ara alıntılamaktan kendimi alamadığım birkaç satır: “Ah Malte, geçip gidiyoruz ve bana öyle geliyor ki herkes geçip giderken pek bir dalgın, meşgul ve dikkatsiz; gidişimizin farkında değiller bile… Sanki bir yıldız kayıyor da kimse görmüyor ve kimse dilek tutmuyor. Asla bir şeyler dilemeyi bırakma Malte. İnsan dilemekten vazgeçmemeli. Sanırım gerçekleşme yoktur da, uzun süren, bütün bir ömür süren dilekler vardır; öyle ki onların gerçekleşmesini zaten bekleyemez insan…”


Uzun zamandır tutmaya değecek bir dilek arıyordu içinde; bir gün belki de aniden gökyüzü suskunlaşır, bir yıldız sessizce kayar diye!

“Nerelerdeydin, seni uzun süredir görmedim buralarda” diye sordu biri yolda karşılaştıklarında. Alelade bir cevap vermeden önce “Buralardayken de pek görmüyordun zaten!” diye geçirdi içinden diğeri.

Arada bazı mevsimleri atlamışım hissi var içimde son zamanlarda. Bazı günleri hiç farketmemişim gibi… Bazı insanlara hiç yolum düşmemiş gibi… Kahramanı olduğum kimi hikâyelerin içinden hiç geçmemişim gibi… Söylemeyi kurduğum şeylerden birkaçını bir köşede unutmuşum gibi… Bazı şeyleri yaşamadan geçmişim de geri dönüp yaşamaya yol bulamamışım gibi… Bazı şeyleri tamamen yanlış anlamışım gibi… Bazı günler aradan kayıp gitmiş ve ben kendimle hiç karşılaşmamışım gibi hissediyorum son zamanlarda… Sanki yolum kendime hiç düşmemiş gibi…


Navigasyon “Nereye gideceksiniz?” diye sorduğunda “Kendime!” diye cevap veren sevgili insanlar, siz aslında şu kalabalıklar içinde belki de yolunu en az kaybedenlersiniz!

Dönüp öfkeyle, “Bırak artık peşimi, beni daha ne kadar izleyeceksin?” diye bağırdı adam. Hiç sesini çıkarmadan, mahzun bir halde geri dönüp uzaklaştı adamdan gölgesi.

Ömrünün ilk yarısında çok uzun bir süre yürüyecek çok yolu olduğuna inanıyor insan. İkinci yarısında ne oluyorsa oluyor, gidecek bir yeri olmadığı duygusu hakim oluyor bütün benliğine. Gidecek yeri olmayanlar, bir pencerenin arkasında, gidip erişemedikleri her şeyin kendilerine gelmesini beklemeye başlıyor. Geriye kalan bütün günleri boyunca…


“İçimizde hiç kimse bilmiyor; ne kadar vakti kaldığını/ Hasat zamanı geçti, yaz artık bitmek üzere/ Ve bir kurtuluş bulamadık./ Güvercinler gibi bağrışıyoruz adalet için/ Ama kimse duymuyor bizi./ Ve karanlıkta, ışığı bekliyoruz./ Ey sen, sevginin gücüyle taşan nehir/ Bize doğru gel/ Bize doğru gel” diyor ‘Güvercinin Ruhu’ şiirinde Füruğ Ferruhzad.

Bırakalım trenler gitsin!

Herkesin yapacak o kadar çok şeyi var ki, artık pek çoğunu neden yapmak istediğini bile hatırlamıyor. Çoğumuz yapmak zorunda olduğumuz şeylerin telaşıyla oraya buraya koşuştururken, yapmak istediklerimizi yapamıyor olmanın hayal kırıklıklarını da bir yük olarak sırtımızda taşıyoruz.

“Bugün de bir önceki günle tıpatıp aynı, sanki hayatımda hiçbir şey değişmiyor!” dedi mutsuz olan. “Belki bugünkü senle dünkü sen birbirinin tıpatıp aynı olduğu içindir bu!” dedi buna karşılık diğerinden daha umutlu olan.

Gündelik hayatın zorunlulukları olduğuna inandığımız şeyleri yapmak gerçekten zorunlu mu bizim için? Yapmayı istediğimiz şeyleri yapabilsek bu tatmin edecek mi bizi? Yoksa bunlardan sıkılıp yeni bir ‘yapmak istediğimiz şeyler listesi’ mi edineceğiz kısa zamanda?


“Ne yapılması gerektiğine dair bilgimiz ile ne yapabileceğimize dair hissettiklerimiz arasındaki uçurumda yaşıyoruz” diyor ‘Çalınan Dikkat’ isimli kitabında Johann Hari.

Yaşadığımız her anı ya gelecek daha iyi başka bir anı bekleyerek ya bir türlü gelmeyen tozpembe geleceğin hayal kırıklıklarıyla geçiriyor ya da bir an önce atlayıp geçilmesi gereken bir engel olarak görüyor, böyle yaşıyoruz. Hiçbir zaman yaşadığımız anın insanı olmuyor, olamıyoruz. Bunu içimize sindiremiyor, içinde olduğumuz gerçek hayata rıza gösteremiyoruz. Kendimizi hep başka ve çok daha parlak zamanlara saklıyor, yakıştırıyoruz. Aklı hep başka bir zamanda olanın içinde varlık bulabileceği, içine girebileceği, nefes alabileceği ve bir şeylerin tadına, farkına, ayırdına ve şuuruna varabileceği bir hayatı olmuyor doğal olarak.

‘Huzursuzluğun Kitabı’nda insanları huzursuz eden boş şeylere vurgu yapıyor Fernando Pessoa: “En fazla ıstırap veren duygular, en can yakan heyecanlar, aynı zamanda en saçma olanlardır; imkansız şeylere karşı, sırf imkansızlığın yarattığı istek, hiç var olmamış olana duyulan özlem, geçmişte olabilecek olana duyulan arzu, farklı olmamanın acısı, dünyanın var olduğunu görmenin verdiği tatminsizlik duygusu…”


Plak takılmadığı sürece hiçbir şarkı sadece tekerrürden ibaret olmaz.

Değişmek için yarım adım bile atmaya cesaret gösteremeyenler, bütün günlerini hayatta hiçbir şeyin değişmediğini kahrolarak birbirlerine tekrar etmekle geçiriyor.

Hayatta her an yeni bir oluş, yeni bir yaratılış var. Her an sonsuz sayıda şey değişiyor dünyada. Bizler bizi mutlu kılacak anların her zaman yaşadığımız anın dışında olduğuna kendimizi inandırdığımız için bu sonsuz değişimin farkında olamıyoruz. Farkında olamadığımız için bir parçası da olamıyoruz. Akan şeylerle birlikte akamıyoruz. Hiçbir şeyin değişmediğine kendimizi o kadar inandırmışız ki, bu artık bizim için bir sabit fikir… Değişen şeylerle birlikte değişemememizin, o canlandırıcı hareketi yakalayamıyor olmamızın sebebi de bu! Hayatın tabii seyrine kendimizi bırakabilsek, kendi hikayemize rıza gösterebilsek hayatın ne kadar olağanüstü, ne kadar heyecan verici, ne kadar hayrete düşürücü bir kurgu ile, sonsuz ihtimalli bir ilahi akışla seyrettiğini farkedebileceğiz. Hayatın her anı, farkında olabilenler için mucizevî bir tecrübe aslında. Buna inanmadığımız için, hep başka yerlere baktığımız için biz bu idrake varamıyoruz sadece.

“Hayatımız boyunca bir şeyleri kaçıracağız kaygısıyla yoruyoruz kendimizi” dedi beyaz saçlı adam, “sonunda anlıyoruz ki kaçırdığımız tek şey kendi hayatımız aslında!”

Biz Hayatın Neresindeyiz ?

Bugün yapmakta olduğumuz her şey suya yazı yazmak ya da havaya resim çizmek gibi… Değil birkaç gün sonraya, değil bir gün sonraya, bir birkaç saat sonraya bile ulaşmıyor neredeyse etkileri. İz bırakmıyorlar zamanın içinde; iz bırakacak bir muhtevaya da sahip değiller zaten. Dışa vurduğumuz şeyler, bu nitelemenin aksine içimizde biriktirdiğimiz şeyler değil… Şuradan alıp buraya koyduğumuz şeyler! Bizde yer etmiyorlar ki, başkalarına ulaşıp onlarda etsinler.

Başkalarıyla paylaştığımız her şeyin çok kısa bir zaman içinde buharlaşıp gideceğini biliyoruz. Belki bu yüzden, onlara gereken dikkati ve özeni göstermiyor, içlerini hayatla doldurmaya çalışmıyor ve bu kabullenilmiş geçiciliğin, tıpkı soğuk denizlerdeki başıboş buz kütleleri gibi her şeyin anlamından koca koca parçaları önüne katıp götürmesine rıza gösteriyor, izin veriyoruz. Tarihi tutulmayan, tutulamayacak olan hayatlar artık bizim hayatlarımız. Kayda değer, saklanmaya, biriktirmeye değer bir şeyimiz kalmadı neredeyse!

Zamanın içinde iz bırakmayan şeylerin tortusu olmayacağına inanmak içimizi rahatlatıyor olmalı. Kaydı tutulmayan, hatırlamaya değecek şeyi olmayan bir hayatın üstümüze hiçbir ağırlık bırakmayacağını, bizi yormayacağını düşünüyoruz belki içten içe. Derinliğine yaşanmayan şeylerin başımıza dert olmayacağı avuntusuyla bırakıyoruz belki de kendimizi bu hafızasız akıntıya. Oysa derdin ta kendisi bu! Koca bir yara! Hafızasızlık anlamsızlık demek çünkü! Biriktirmeye değecek şeyi, şeyleri olmayan bir hayat, yaşadıklarının ve yaşanması muhtemel diğer her şeyin anlamından peşin peşin vazgeçmiş değil midir? Ruhsuz, cansız, robotsu yaratıklar mıyız biz? Bu mudur insan? Bu kadar az olabilir mi?


“Günümüzde hafıza olumlulaşarak bir çöp ve veri yığınına, bir ‘eskici dükkanı’na ya da ‘içine her türden kötü muhafaza edilmiş resim ve kullanılmaktan aşınmış simgelerden oluşan bir yığının karman çorman tıkıştırılmış olduğu bir depo’ya dönüşmektedir. Eskici dükkanındaki şeyler birbiri yanında yer alır, katmanlaştırılmamışlardır. Bu yüzden de eskici dükkanı tarihten yoksundur. Ne hatırlayabilir ne de unutabilir” diyor ‘Şeffaflık Toplumu’ kitabında Byung Chul Han.

Şöyle bir düşünelim; mesela geçen son on yılı… Ne var hayatımızda hatırlanmaya değecek? Ne kalmış geçen yıllardan geriye? Felaketler, acılar, zulümler, hastalıklar… Bunlar değil sözünü ettiğim şey, bunlar almanaklara, makro tarihin tutanaklarına girecek şeyler… Elbet etkileniyoruz bunlardan ama nasıl? Bizim hayatımız, yakın plan gerçekliğimiz, içimizin dışımızdan ayrı akan hikayesi nereden nereye gidiyor? Kimdik, kim olduk, şimdi kim olmaya doğru gidiyoruz? Kim bizim nereye gittiğimizin farkında? Biz kimin nereye gittiğinin farkındayız? Şunca paylaşımla aramızda neyi, neleri paylaşmış ya da bölüşmüş olduk gerçekte? Özel, bize dair, bizim hayatımıza ait hatırlanmaya değecek kıymette bir şeyimiz yoksa, aradığımızda hikayemizi anlamlı kılacak bir şey çıkaramıyorsak geçen günler arasından, nereden bileceğiz kim olduğumuzu? Nereden bileceğiz bize ne olduğunu? Bir şey yaşadık mı, yaşıyor muyuz? Bunu kendimize sorduk mu hiç, soruyor muyuz? Paylaştıklarımızda biz var mıyız, bütün içimizle bir yerlerde var olabiliyor muyuz? Görünmek için, görünür olabilmek için can attığımız, çekmedik numara bırakmadığımız şu paylaşımlar dünyasında, görüyor mu gerçekten azıcık da olsa insanlar bizi? Biz bulabiliyor muyuz içlerinde kendimizi?

Kalbinle değil de hep parmak uçlarınla konuşuyorsan, bil ki söylediğini hiçbir kalp işitmeyecek, hayat böyle!

“Kalp artık sadece bir emoji!” diye kendi kendine söylendi ve güldü sonra bu söylediğine beyaz saçlı adam. Yüzüne yayılan bu tebessümün sarı renkli bir yuvarlağın içine hapsolmuş olmamasına da şükretti içten içe.

Yaşamayı bıraktık

İnsan bir şeyin değerini ancak onu kaybettiğinde tam olarak anlayabiliyor. Büyüklerimizi kaybettiğimizde hayatlarımızda kapladıkları yerin genişliğini çok da iyi kestireme-diğimizi fark ediyoruz mesela. Başımızı yaslaya-bileceğimiz bir yer aradığımızda… Hatalarımızı onarmak, yanlışlarımızı düzeltmek istediğimizde ve fakat bunu yapacak gücü, çareyi kendimizde bulamadığımızda… Geriye dönüp bizi, hayatımızı, kişiliğimizi tamamlayacak bir şeyler aradığımızda… Bir anne, bir baba, nasıl büyük bir dayanak, ne kadar büyük bir sığınak insan için! Bir gün artık yanımızda olmadıklarında geride bıraktıkları boşluk, hayatımızda kapladıkları yer hakkında ne kadar eksik düşündüğümüzü vuruyor yüzümüze.

“Resmime bakıyorum, kendisinden kaçıyor/ taş merdivene doğru, annemin mendilini taşıyor/ çalkalıyor rüzgârda: Ne olacak yeniden/ çocuk olsam?” diyor ‘Atı Neden Yalnız Bıraktın’ kitabında Filistin’in iç sesi Mahmud Derviş.

Zaman da böyle biraz. Geçip gittiğinde anlıyoruz zamanın kıymetini. Dünya çocukluğunu, genç zamanlarını özleyen insanlarla dolu. Sanki her şey bitmiş, hayatın onlara sunduğu imkanlar tükenmiş gibi… Oysa genç zamanlarına hayıflanmakla geçirecekleri zamanı da bir gün özlemle hatırlayacak, yaşayamadıkları şeylerin pişmanlığını hissedecekler. Böyle bir görme bozukluğu var insanın. Varken, bizimleyken, yanımızdayken bilemiyoruz hiçbir şeyin değerini. Çünkü hayatın hep başka bir yerde, başka bir zamanda olduğuna inandırmışlar bizi. Ya geçip gitmiş her şey ya da henüz gelmemiş zamanı. Bulunduğumuz anın insanı olamıyoruz yani pek; gözümüz ya geçmişte ya gelecekte ya da bizim olmayan başka bir hikâyede. Bir şeyleri yaşamayı kaçırıyoruz hep bu sebeple. Öyle değil mi; keşkelerimiz, yaşamayı kaçırdığımız şeylerin pişmanlıklarından türetmiyor mu çoğu zaman kendilerini?


“Sonra gittin…/ Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi./ Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı./ Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı./ Söz dedim söz verdim./ Yüzüme bir daha çiçekli masa örtüleri sermeyeceğim./ Sokakta kuş oluşu bulmuş çocuk gibi ağladım./ Söz dedim söz verdim./ Ruhunu gömdüğün yer hala belli./ Güneşi özledim, sonra seni/ Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım” diyor Grapon Kâğıtları’ndaki şiirlerinden birinde Didem Madak.

Fesleğen, güzel kokusunu hiç kimseden sakınmaz, kendisine dokunan herkesle dostça bölüşür. Başka ne doldurabilir hayatın içini bundan daha iyi bir şeyle?

Belki razı olmalıyız olduğumuz şeye. Belki barışmalıyız şimdiki zamanın hikayesiyle. Sandığımızdan geniştir söylenenlere göre. Umman olur içinde yüzmek isteyenlere. Bulut olur, yeryüzünün dağına taşına yağmak isteyenlere. Sükût olur, sükûnet giyinir, kulak verir fısıldayana ve fısıltısını haykırana. Yol olur yürüyene, yoldaş olur dileyene. Koca bir valiz olur, ne koysan yaşadıklarından, sığar içine. Hayal olur, kanat çırpar gidemediğin yerlere. Çiçek olur, bürünür bürünemediğin nice renklere. Belki razı olmalıyız olduğumuz şeye. Belki o da razı olur, muhabbetle dokunur can evimize.

“Bir şeylerin pişmanlığıyla harcadığımız her ânı” diye mırıldandı beyaz saçlı adam, “yapmadığımız için pişman olacağımız başka şeylerden çalıyoruz!”

Bir ömür sabırla, sesinin yankısının karşı dağdan dönüp gelmesini bekleyen insanlar da var.

Mecalsiz

Günün işle güçle meşgul olmadığı ve uyumadığı saatlerinin büyük bir bölümünü küçük-büyük ekranlardan akıp geçen ‘paylaşım’lara bakarak geçiren insanın hafızasında hayat adına ne birikir? Ne damıtılır, gündem trendlerine rehin bırakılmış hafızalarda günlerin imbiklerinden? Hatıra olarak bir kenara ayrılacak, geçip gitmesine izin verilmeyecek ne var yaşadıklarımız arasında? Ne koyabiliriz yaşadıklarımızdan zihin kitabımızın sayfaları arasına? Güzelliği bizimle kalsın diye kuruttuğumuz çiçekler gibi… Ne yaşıyoruz biz hatırlamaya değecek? Bize, hayatımıza, hayatımızı kendimize ait kılacak küçük ama derin şeylere dair? Bizi herkesten ayrı kılarak hayata katacak, rengimizi hayatın rengine ekleyecek, bize özgü olanı kalıcılaştırarak insanlığın eksik parçasını yerine koyacak ne yaşıyoruz?

Belki de içimizi hayatla dolduran o şarkı bitti, belki de cızırdayarak boşa dönüyor plak!

“Hep önümüze düşen şeylerle meşgul olduğumuzda, hayatın dönüp bakmaya vakit bulamadığımız her ışıltılı hali yaşanmadan sönüp gidiyor sanki” dedi beyaz saçlı adam kendi kendine. “Ve o ışıltılar olmadan ne çok şey karanlıkta kalıyor” diye mırıldandı ardından.


Akışkan seyirlikler bizi yaşadığımız andan kopartıyor, yaşamayı ihmal eden, hatta unutan, yaşama hakkını boşa geçiren edilgen seyirciler haline getiriyor. Yaşanmayan hayatların bir hikayesi olmaz, hikayesi olmayan hayatların da hatıraları…

“Bir mucizeye uyandırmadı beni çağ/ Ve hatıra değil artık hatıra” diyor bir şiirinde Birhan Keskin.

Bir yerlerde buluşuyor, ilgilerini ellerindeki cihazlardan alabildikleri zamanlarda birbirlerine sosyal medyada gördükleri bir şeyleri anlatıyorlar. Sonra ayrılıyorlar. O günün hatırlanacak bir şeyi olmuyor; hafızalarında yer edecek bir izi, yarına kalacak bir değeri ortaya çıkmıyor. Başkalarının ıvır zıvırıyla gelip geçiriliyor sözde bir aradalığın her anı. Hayat yalnızken de bir aradayken de akıp geçen ve bakışlarımızı, zihnimizi, ilgimizi peşinden sürükleyen bir şeye dönüşüyor. Şarj bitinceye kadar!


“Bir olanağı kullanıp potansiyel bir anlamı gerçeğe dönüştürdüğümüz anda artık bunun geri dönüşü olmaz. Artık onu, güvenle korunup saklandığı geçmişe dahil etmişizdir. Geçmişte hiçbir şey geri dönüşsüz bir şekilde kaybolmuş değildir; aksine her şey kaybolmaz bir şekilde saklanmış ve korunmuştur. İnsanlar, geçiciliğin anızlarını görmeye meyillidir ve hayatlarının hasadını sakladıkları dopdolu ambarları unuturlar” diyor Viktor E. Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ isimli kitabında.

Hayatın her ânının nice zenginliklerle müzeyyen olduğunun ne kadar azımız farkındayız. Ne kadar uzun kalıyor şu dünyada ama ne kadar az yaşıyoruz. Seyredilmeyen filmler gibi öksüz günlerimiz. Anlamı sanki hiçbir yerde birikmiyor geçirdiğimiz vakitlerin. Mürekkebi bitmiş bir kalemle yazar gibiyiz hikayelerimizi. Ne biz ilgiliyiz kendi içimizin sesiyle… Ne ilgiliyiz başkalarının derin çağıltıları, yeraltı sularıyla… Ne de ilgili bir başkası bizim sessiz kelimelerimiz ve kurumaya yüz tutan iç nehirlerimizle.

Şöyle diyor Filistinli şair Mahmud Derviş: “Binaların suruna döndü bedenleri/ Kırılmayan mekanın kolları onların kollarıydı/ Belki de birer zeytin ağacı oldular/ Veya birer coğrafya öğretmeni/ Veya kum şehrinde haberci/ Veya yankının bekçisi!”


Tek bir damla iken bile koca bir ummanın düşünü kurmaktan vazgeçmeyen uçsuz bucaksız gönüller de var.

Biriktirecek şeyi olan hayatlara selam olsun.

O vakit son söz: Nehirden denize özgür Filistin! Bir gün mutlaka!

İzi kalır


“Sanki bazı sabahlara kendimden daha fazla bir şey olarak uyanıyorum” dedi yanındakilere, “öyle günler bana hiç yetmiyor”

Kanatlarımızı kıran şeyler olduğuna inanıyoruz çoğumuz. Bu kanatları olduğuna inanan insanların yapacağı bir şey değil mi? Biz kanatlarımız olduğuna inanıyor muyuz? Bizi dünyaya doğru çeken ağırlığı hafifletecek insanca imkanlarımız olduğuna inanıyor muyuz gerçekten?

İnanmıyorsak; olmayan o kanatlar nasıl kırılabilir? İnanıyorsak; bizi gökyüzünün sonsuzluğuna yükseltecek o kanatları çırpmayı neden hiç denemiyoruz? İnsan uçamaz diyorlar, insan bedeninden ibaretse doğru uçamaz. Ama öyle değildir ve insan içiyle kuşlar gibi özgürce uçabilir. Ama önce inanmak gerekiyor buna, farketmesi gerekiyor insanın içindeki kanatları. İnanıyor muyuz buna, inanıyor muyuz insana? Belki de bizi, kanatlarımızı kıran bir şeyler olduğunu düşünmeye sevkeden şey budur. Belki de kanatlarımızı kıran şey bizim bu inançsızlığımız!

“Güneş parlıyordu; sert bir hava, ağaçları son yapraklarından da temizliyordu; her şey duru, gök rengi görünüyordu. Edouard üç gündür dışarı çıkmamıştı. Uçsuz bucaksız bir sevinçle genişliyordu yüreği; hatta bütün varlığı, açılmış ve boşalmış bir zarf gibi, bölüntüsüz bir deniz, tanrısal bir iyilik okyanusu üzerinde dalgalanıyormuş gibi geliyordu ona. Aşk ve güzellik, varlığımızın çevrelerini böyle sınırsızlaştırır” diyor Andre Gide, ‘Kalpazanlar’da.

Madem ki yerinde saymakta inat ediyorsun, bil ki varmayı umduğun hiçbir yer sana doğru gelmeyecek, hayat böyle!

Bir trenin son kompartımanına atlayıp uzaklara gidiyor biri. Ulu bir ağacın dallarına salıncak kurup sallanıyor biri. Kendini karlı dağların güzelliğinden dem vuran bir türkünün kollarına bırakıyor biri. Eski fotoğraflardan hayatın yitirilmiş anlarını toplayıp biriktiriyor biri. Dolu başaklar gibi başını rüzgarın gösterdiği tarafa doğru eğiyor biri. Bir geminin güvertesinden dünyanın ötelerine bakıyor biri. Hayır siz değilsiniz o, belki de içinizdeki biri.

“Eskiden, hayatının ufak tefek ve hatta önemli olaylarının çoğunun ebediyen unutulduğunu, üzerlerinin müteakip olgularla sonsuza dek örtüldüğünü düşünürdü; şimdiyse içinde her şeyin değerli bir hazine gibi, onun bunun bıraktığı gereksiz şeyleri saklayan hırçın bir dilencinin malı gibi tastamam, sapasağlam durduğunu, asla da yok olmayacağını görebiliyordu” diye yazmış ‘Can’da, Andrey Platonov.

“Her günümüz bir öncekinin tekrarı gibi adeta” dedi biri. “Hatıra diye ne anlatacağız çocuklarımıza?” diye sordu diğeri.

Bir de şunu düşünün; hiç kimsenin görmediği bir rüya ne hisseder?

Başkalarının oyunlarını oynuyor çocuklar. Başkalarının hayatlarını yaşıyor büyükler. Başkalarının denizlerine dökülüyor ırmaklar. Başkalarının hatalarında aklanıyor günahlar. Başkalarının cevaplarında kayboluyor sorular. Başkalarının sarhoşluğunda bulanıyor akıllar. Başkalarının yolunu yürüyor adımlar. Başkalarının yalanlarında boğuluyor gerçekler.

Hatırlanmaya değmeyecek hiçbir şeyi yaşamayan insanlar da var.

“Yaşarsın, yaşadığının izi kalır” dedi meczup, “yaşamazsın, içinde sızı kalır”

Uzun Yolun Kısası

“Dinleyecek biri olsa” dedi kederle, “anlatmayı istediğim o kadar çok şey var ki!”

Ömrümüz boyunca sadece bir kez yan yana geldiğimiz insanlarla birkaç duraklık yolculukları paylaştığımız oluyor. Birbirimizle konuşmadığımız sürece hikayelerimiz, bir otobüsün o günkü hikayesinde beraberce bulunmak dışında birbirine dokunmuyor. Karton kutulardaki yumurtalar gibi, sarımız beyazımız birbirine karışmıyor. Şurada burada birbirinin yanı başına kadar sokulup birbirinden habersiz yaşamaya devam eden nice hikayeler var. Hepsi sessizce kendi yatağından akıp giden hikayeler… Bütün bu hikayelere dokunmak istesek, bütün bu akışların peşine düşsek, bu çığın altında kalır nefes alamaz hale geliriz. Herkesin kendi miktarınca, kendi tahammülünce bir şahitliği var dünyada olan bitene… İnsanda ne olup bittiği ise daha büyük bir muamma… İnsan kendi içinde neler yaşandığını bile tastamam anlayamıyor ki başka insanların içlerine bakabilsin. Birbirine dokunan ve dokunmayan sonsuz sayıda hikayeyle aynı anlam kozasının içinde yaşıyoruz. Her hikayenin içinde nice başka hikayeler var. Aklımızın, havsalamızın alamayacağı kadar büyük bir üst hikaye bütünlüyor bütün bu görünüşte küçük, kabuğunun içine daldıkça sonsuzca büyüyüp genişleyen bu hikayeleri.

Aslında bir mucizenin içinde yaşıyoruz her anımızı. Keşke bu mucizenin farkında olmayı, bize dokunan ve dokunmayan bütün bu hikayelerle bütünleşmeyi azıcık da olsa isteyebilsek!


“Her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde!” diye yazmış ‘İki Şehrin Hikayesi’ kitabında Charles Dickens.

Sesler içinde harfler gizlediklerini biliyorlar mı? Harfler yan yana gelip kelimeleştiklerinde ne anlam ifade ettiklerinden haberdar mı? Ya cümleler, bütün o kelimeleri ne maksatla el ele tutuşturduklarını hiç düşünüyorlar mı? Paragraflar, cümlelerle bir dünya kurduklarının ayırdında mı? İnsanlar, hayatları boyunca bütün yaşadıklarını söyledikleri ya da sadece içlerinden geçirdikleri sözlerin içine gizlediklerinin bilincinde mi? Hayatımız, kendimize ya da başkalarına, içimizden ya da dışımızdan ifade ettiklerimizden ibaret kalıyor zamanın içinde. Ne ifade ediyoruz peki, kendimiz için ve başkaları için? Biraz daha fazla düşünmek gerekmez mi bu meselede?

İyiliği, güzelliği hep dışında bir yerlerde arayanlar için yol gerçekten çok uzun!


“Kalbinizdeki iyilik, bundan hiç şüphem yok, eğer içimden geçenleri tümüyle dışarı vursaydım dilimin bile tutulmasına yol açacak raddede iç yakıcı olan hislerimi ifade etmeye benim bu kifayetsiz kelimelerimden çok daha münasip olan kelimeleri kulağınıza fısıldayacaktır” diyor James Joyce, ‘Ulysses’de.

Bir şarkının notaları gibi düşünelim kendimizi. Tek başımıza sadece bir sesiz. Başka seslerle bir arada olduğumuzda melodi ortaya çıkıyor, tek başına sadece ses olan notalar şarkıyla kendi anlam evrenlerinde yerlerini buluyor. Şarkıyı duymadan bu anlama erişemediğimizi düşünebiliriz ama unutmayalım notalar olmadan da şarkıyı ortaya çıkaramıyoruz.

“Kendinle bir bütün olabilirsen” dedi meczup, “bütünün içinde de kendin olabilirsin!”

Kapanmadan

Yaşamaya cesaret edemediğim şeylerin ağırlığı” dedi kendi kendine, “yaşadıklarımdan daha fazla çöküyor sanki üstüme!”

İçimizin yapbozunda o kadar çok eksik parça var ki, hayatımızın resmi hiç tamamlık hissi vermiyor bize. Tamam olsa bir şeye benzeyeceğine inandığımız o resmi eksik bırakan yine biziz. Güzel olanın mükemmel olan olduğuna inandırmışız bir kere kendimizi. Oysa insan güzelliği mükemmelliğin olmadığı yerlerde arayıp bulabilmeli. Böyle bu, çünkü insan mükemmel değil… Olamaz da… Tamam olmayacak hiçbir zaman hayatlarımız, hep eksik kalacak bazı parçalar… Değişmez, değiştirilemez gerçeğimiz bu bizim! Bunun farkında olmak zorundayız. Her şeyin tamam olduğu zamanları boş yere beklemek yerine, bütün bu eksiklerimize rağmen güzel olabilen şeyleri araması lazım… Bulduğu her güzellik eksik parçaları unutturacaktır insana ve resmi bir bütünmüş gibi görmesine imkan verecektir. Mükemmeli arayanlar içinse takılıp kaldığı her bir eksiklik dağ gibi bir engele dönüşecektir zamanla.
“Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım” diyor Oğuzcuğum Atay, Tutunamayanlar’ında.

Şikayetlerimiz, mızmızlanmalarımız, her şeyin kötüye gittiği yolundaki kırılamaz inancımız ne kazandırıyor bize? Böyle yaparak; elimizdeki iyi şeyleri, hayatın hala ışıldamakta olan renklerini, heyecan verici sürprizlerine, kendilerini ayrıntılara gizleyen incelikleri göremez hale geliyoruz sadece. Hayatın bizi şımarttığı bir harikalar diyarında yaşamak istiyoruz hepimiz ve anlaşılır bir şey bu. İnsan en iyiyi hayal eder her zaman… Ama kimin bütün hayalleri gerçek olabilir ki! Bunu mu bekliyoruz? Öyleyse çok bekleyecek, kendimizi her geçen gün daha fazla kararan bulutların altında yaşamaya mahkum edeceğiz. Oysa ne çok şey var hayatlarımızda, varlığıyla bize hayat katan, zenginlik katan, heyecan katan… Kendi şikayetlerimiz içinde boğuldukça körleşiyoruz hepsine yavaş yavaş. Halinden razı olan, zorluklar karşısında umutsuzluğa düşmeyen, günlerini kahırla doldurmayan insanlara bakalım; çoğu bizim sahip olduklarımızdan çok daha azına sahipler. Ama sahip olabildikleri o çok daha az şeyle kendilerini mutsuz kılmaya adeta azmetmişlerden çok daha aydınlık hayatları. Mutluluk, kapısını kendisine açık tutanları mutlaka ziyaret ediyor. Elinde irili ufaklı hediye paketleriyle… Kapınızı bütün iyi ihtimallere kapalı tutuyorsanız, mutluluk nereden yol bulup içeri girsin!

Antoine de Saint Exupery, hüzünlü gözleriyle ‘İnsanların Dünyası’na bakıyor: “Bizler, kulakları gecenin sessizliği içinde dingin gürültüleriyle dolu, camın dışındaki ışık kümelerine bakıp tarlaların, köylerin, o güzelim toprakların geçip gittiğini düşünen ama yolda olduğu için aklında bir şey kalmayan tren yolcularına benziyoruz.”

Hayat, tabiatı icabı dalgalı bir denizdir. Deniz beni tutar diyenler, denizin uçsuz bucaksızlığını, engin maviliğinden kendilerini mahrum bırakır, bir ömür boyu kıyıda öylece bekler.

“Her şeyi içimizde tutmaya o kadar meraklıyız ki” dedi beyaz saçlı adam, “sonunda dışımızda yaşamaya değer hiçbir şey kalmıyor!”

İnanmak istediğimiz sözler

Fikriyatımız kilitlendi. Belli sayıda ezber fikir dolaşıyor dilden dile sadece. Aynı şeyleri aramızda dolaştırıp durmaktan hiç bıkıp usanmıyoruz. Her meseleye söylenmiş sözlerden başlıyoruz. Böyle olunca, elbette başladığımız yerden çok uzağa gidemiyoruz. Kafamızda bizi rahat ettiren birtakım fikir kalıpları var. Zamanın aşındırdığı şeyler bunlar, bir kısmının tutarlı bir yanı da kalmamış hatta. Ama onlara sımsıkı sarılmaya devam ediyoruz. Meselelerin gerçekleriyle yüzleşmekten kaçıyoruz. Çünkü zahmetli işler bunlar, rahat kaçırıcı işler…


“Yüklem yerinde durmaz, sürekli yer değiştirirse” dedi özne, “ne yapacağımı bilemiyorum”


Rahat rahat tekerlemelerimizi söyleyip eğlenmek varken, neden yeni cümleler arayalım? Neden yeni pencereler açalım zihnimize. Temiz hava gireceğini nereden biliyoruz o pencerelerden. Toz toprak da girebilir, bizi hasta edecek cereyanlar da gelebilir. Alıştık biz havasız ortamlara. Her geçen gün nefes almak güçleşiyor olsa da, idare ediyoruz. Bize arı duru gerçekler değil, hiza mesafemizi bozmayacak tekerlemeler yeter! Gerçekle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Gerçek orta yerde durup duruyorken neyi nasıl düşünmemiz gerekeceğine dair bir fikrimiz de yok. Hep bir felaketin hemen öncesinde yaşıyoruz; herhangi bir şeyi adam akıllı düşünecek zamanımız yok. Dikkatimizi dağıtacak şeyler dengemizi bozabilir. Ezbere söylediğimiz şeyleri, hiç değilse ahenk içinde söyleyebiliyoruz. Ya dağılırsa düzenimiz, karışırsa kafamız, bozulursa hiza mesafemiz!

“Kısmen kandırılmış olmanın hazzı insanı çıplak hakikat yerine kılık değiştirmiş hakikati tercih etmeye yöneltir… İnsan yalandan korktuğu kadar hakikatten de korkar” demiş asırlar önce Fransız yazar Quatremere de Quincy. Bizim için hakikatin kılık değiştirmiş hali bile fazlasıyla iyi bir ihtimal değil mi? Biz kılık değiştirmiş yalanı konuşmalıyız belki de aramızda artık!

Bana bilmediğim şeyler söyleme! Bana hep bildiğim şeyler söyle! Bana sadece inanmak istediğim şeyleri söyle! Duymak istediğim şeyleri söyle! Onları tekrar tekrar söyle! Dilimizde tekerleme oluncaya kadar söyle! Çıkma bunun dışına! Kaçırma zihnimin rahatını! Beni zorlama! Rahatımı kaçırma! Sınırlarımı genişletmeye çalışma! İtirazlarımı derin uykularından uyandırma! Körelmiş meraklarımı canlandırma! Düşüncelerimi kışkırtma! Beni bildiğim güzergahın dışına çıkartma! Beni bırak, ezberimi bozma! Konsantrasyonumu dağıtma! Aklımı acıtma! Motivasyonumu kırma! Bana kafamı karıştıracak sorular sorma! Beni içinden çıkamayacağım vadilerde yorma! Beni ikilemlere sürükleme! Bana bilmediğim şeyler söyleme! Bana sadece bildiğim şeyleri söyle! Bildiğim şeyleri bildiğim şekilde söyle!


“bir bağı var gecenin nefesiyle/ rüyânın soluğuyla paslanan hayat arasında/ senden bir işaret/ her taşın altından bir diken/ yönelir toprağa aşine alnımıza” diyor ‘Re Mektupları’nda dost Ali Sali.

Bir de şunu düşünün; silah yanlışlıkla ateş aldığında içinden çıkan o serseri mermi ne hisseder?

Zihninin köklerini fikir toprağının en derin noktalarına kadar uzatan insanlar da var.

“Sen bir ucundan fikretmeye başla ki,” dedi meczup, “fikir katarları ardı ardına kapına gelsin!”

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın