Yankılar

Gönlümüzce emek verdiğimiz şeyler var; onları birilerinin üstünde görmek istiyor, birilerine yakıştırıyor, üstlerine iliştiriyoruz. Farkına varmıyorlar çoğu zaman; işin hassasiyetine eremiyor, inceliğini bilemiyor, iki tarafta koşuş-tururken üstlerinden düşürüyorlar. İçimiz acıyor ama yerden alıp tekrar üstlerine iliştirmeye çalışmanın da bir anlamı kalmıyor o vakitten sonra. Her geçen gün etrafta böyle sahipsiz bırakılmış insanca heveslerin sayısı artıyor, ne onları toplayıp ortadan kaldırmaya, görünmeyecekleri bir yere süpürmeye razı oluyor gönül ne alıp tekrar birilerine yakıştırmaya…

Hayat bir köşede kendince birikirken neden böyle boşa düşürüyor, bu kadar eksiltiyor bizi. Bir şeylerin daha sonraki bir zamanda şimdikinden daha anlamlı yürüyeceğine inanmak herhalde kurduğumuz en kırılgan hayal!

Düştüğü yerden kalkıp yeniden denemek için mecali gittikçe azalıyor insanın. Başlarda sımsıkı tutmaya çalıştığımız şeylerin, yaşadıkça gevşemeye yüz tutan avuçlarımızdan gün gelip kayıp gidivereceği endişesi sarıyor içimizi. Oluyor da bazen böyle şeyler… Başkaları, içimizde tuttukları yer kadar var olmayı istemiyorlar hayatımızın içinde. Herkesin, herkesi var. O herkesin içindeki bir karaltı olabiliyoruz en fazla biz de. İnsan, en azından bazı başka insanlar için bundan daha fazlası olmayı istiyor doğrusu. Ama mümkün mü bu? Muhtemelen değil! Dünya gibi gelip geçiciyiz galiba hepimiz birbirimizde.


Kim başkasının hikayesine bütün bütüne tutunup kök salabilir ki! Kim kendi hikayesinden bir başkasınınkine taşınabilir? No Biz ne dersek diyelim, her şeyi ne kadar süslersek süsleyelim, aslında herkes kendi hikayesinde yalnız! Hayatın kuralı, tabiatı bu! Hepimiz belki de başkalarının içinde yaşamak ve fakat sonuna kadar gidebileceğimiz konuşmaları sadece kendimizle yapmak zorundayız.

Dışımızdaki hayatta birileri yer edebiliyor, hatta kalabalıklar bile olabiliyor etrafımızda. Ama içimizde hep tek başımıza olmak, öyle yaşamak duru-mundayız. Dünyaya ve insanlara dönük hayalleri-mizin kırıldığı bir yer mutlaka oluyor; her şeyin dünya kadar fani, dünya kadar eksik, dünya kadar yalan olduğunu bilebilmemiz için belki de bu! Hakikatin fısıltısını duyabilmemiz için, dünya için beslediğimiz bütün ümitlerin tükendiği, bütün hayallerin kırıldığı bu mağlubiyete, bu kaybedişe, bu tek başına kalmışlığa, bu katıksız tenhalığa ihtiyacımız var belki de.

İnsan dışında sonlu ve sınırlı bir hayatın içinde yaşıyor. İçinden sonsuza açık oysa… Durmaya zorunlu olduğu sınırlar yok orada. İçimizle sevdiğimiz, gönlümüzden muhabbet duyduğumuz, kalbimizle güzellikler, incelikler yakıştırdıklarımızın, dışımızdakilere büyük gelmesi, oralarda karşılığını bulamaması garip mi? Değil, hiç değil! İnsan gönül bahçesinde öyle çiçekler büyütebilir ki, onları beslemeye yeryüzü toprağı da yetmeyebilir.


Dünyaya, hayata, içinden geçtiğimiz hikayelere, beraber yaşadığımız insanlara kırılmamız gerekiyor belki de. Küsmemiz gerekiyor bazı şeylere… Dünyanın tükenmesi gerekiyor gönül heyecanımızın dinmezliği karşısında bazen. Ancak o zaman bakması gereken asıl yeri bulabiliyor belki de insan! Döneceği, yöneleceği, gerçek anlamda ünsiyet ve muhabbet kurabileceği istikameti aramaya ancak o zaman ihtiyaç duyabiliyor belki de.

Ayna kırılmalı belki de, aynada görünenden ibaret olmadığımızı, gönlümüzün bundan çok daha fazlasını aradığını bilebilmemiz, bulabilmemiz için…

Bilinmeyen

“Her şey bir unutkanlıktı/ arada bir deliler gibi kavuştuğumuz/ tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında/ kısacık yoğun bir akşam/ biliyordum bir soğuktu nereye varsam/ bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve/ kısacık yoğun bir akşam” diyor Turgut Uyar bir şiirinde.

Hayatın ezberi bozuldu. Otomatiğe bağlanmış düzen yıkıldı. Kurgu işlemez oldu. Öyle görünüyor ki mesele evlerde kapalı kalmak değil sadece. Tehlikeli olan her şey dışarıdayken, her şeyi göze alarak rutinlerini sürdürmekte ısrar edenlerin sorunu da aslında daha başka bir şey… İçeridekiler ya da dışarıdakiler; ölçülü biçimde ya da ölçüyü kaçırarak, bozulmaz sandıkları ezberin bozulmasından, kırılmaz sandıkları kurgunun kırılmasından, hayatın bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değişmesinden korkuyor aslında. Her sabah gözümüzü açıp içine kendimizi bırakıverdiğimiz yaşama pratiği böyle ürkütücü bir karambol neticesinde rayından çıkar, yaşamak için yeni baştan bir yön, bir istikamet, bir tarif geliştirmek gerekirse ne yaparız korkusu biraz da bu. Çünkü bunu nasıl yapacağımıza dair hafızamızda pek fazla bir şey yok artık. Çok uzun zamandır, ne yaşamamız, her şeyi nasıl yapmamız gerektiğini başkaları söylüyor bize. Hayatlarımızı, bu hazır kalıp kurgularla takas edeli çok oldu. Şimdi bu kaydın dışına çıkarsak, hiçbir şey eskisi gibi olmazsa, her zaman yaşadıklarımızı artık yaşamaya imkân kalmazsa ne yaparız, yaşamaya nereden başlarız? İnsanların evlerinde -ki o evler kendi evleri- kapalı kalmaktan ve sokaklardan çekilmekten neden bu kadar ürküyor? Hayatın bundan birkaç hafta öncesine kadar işleyen ezber düzeni içinde asla kendimize sormaya yanaşmayacağımız sorular bunlar. Ama işte bugün, herkesin zihnini bir ucundan kemirmeye başladılar bile.

Görünür cevaplar; nasıl vakit geçireceğini bilememekle ilgili ifadeler barındırıyor daha çok. Bir fotoğrafın içinden alıp başka bir fotoğrafın içine koyduğunuzda ne yapacağını bilemeyen bir insan profili çıkıyor bu cevaplardan. Yani sokaktan, yani dışarıdaki hayattan alıp bir zaman kaydı koymadan evlerine koyduğunuzda yaşamak için bir B planı olmadığını fark eden kalabalıklar… Neredeyse ittifakla herkes, okuyamadığı kitapları okumaktan, izleyemediği filmleri izlemekten falan söz ediyor malum mecralarda… Yaşayamadığı şeyleri yaşamaktan söz eden var mı? Varsa kaç kişi? Dışarıdaki gündelik curcunanın dışına çıkmış olmanın mutluluğuyla ihmal ettiği her şeyi o evin içine çağıran kaç kişi? Kitap okumak güzel, film izlemek de öyle… Ama bunlar da dışarıya kaçmak için bulduğumuz çareler değil mi? Neden kendi evimizden, yani kendi hayatımızdan, yani kendimizden kaçmak için bu kadar çırpınıyoruz? Neden her şey dışarıda kaldığında içeride bir hayat yok? Soralım mı bu soruları kendimize? Yoksa bu sorulardan, ismi lazım olmayan o bulaşıcı ölümcül virüsten daha mı çok korkuyoruz?

“Zamanın şimdi, eskisinden daha hızlı geçtiği hissi, zamanın bariz bir eklemlenmesinin noksanlığından kaynaklanır. Bu duygu, olayların kalıcı izler bırakmadan, birer deneyime dönüşmeden hızla birbirini izlemesiyle iyice pekişir. Kütle çekimi noksanlığından dolayı şeylerle sadece geçici bir temas kurulur. Hiçbir şeyin ağırlığı yoktur. Hiçbir şey kesin değildir. Hiçbir şey nihai değildir. Dönüm noktaları oluşmaz. Neyin önemli olduğunu kararlaştırmak artık mümkün olmadığında her şey önemini kaybeder. Olası bağlantıların, yani olası yönlerin fazlalığı şeylerin nadiren tamamlanmasına neden olur. Tamamlanma yapılanmış, organik bir zaman talep eder. Buna karşın, ucu açık ve sonsuz bir süreçte hiçbir şey tamamlanmaz” diyor Byung-Chul Han, ‘Zamanın Kokusu’ adını verdiği eserinde.

İyiki enayilik

Allah’a kulluk, mahlûkâta şefkat; dava budur! İnsan insansa yaratılmış her şeye şefkat gösterecek. Yaratılmış her ne varsa hepsinin bir Rabbi olduğunu ve hepsinin hâlıkının bir olduğunu bilecek ve her şeye, herkese şefkat gösterecek. Şefkat her şeye, ama önce insana… Çünkü insan eşref-i mahlûkat, yaratılmışların en şereflisi insan.



Yaşasın enayilik
Allah’a kulluk, mahlûkâta şefkat; dava budur! İnsan insansa yaratılmış her şeye şefkat gösterecek. Yaratılmış her ne varsa hepsinin bir Rabbi olduğunu ve hepsinin hâlıkının bir olduğunu bilecek ve her şeye, herkese şefkat gösterecek. Şefkat her şeye, ama önce insana… Çünkü insan eşref-i mahlûkat, yaratılmışların en şereflisi insan.


Sel gibi olacağız şefkat bahsinde, önüne çıkan her şeyi ayırt etmeksizin katıp götüren bir sel gibi. Yahut güneş gibi olacağız; mümin kâfir, canlı cansız bütün yaratılmışa ısısından ve ışığından asla ayırmadan ve esirgemeden sunan güneş gibi. İnsana şefkat göstereceğiz en yakınlarımızdan başlayarak. “Akrep yapmaz akrabanın akrabaya ettiğini” diyen ataların yanıldığını bilerek başlayacağız bu işe. Önce yakın akraba… Derdi mi var; koşacağız. İşi mi var; halledeceğiz. İhtiyacı mı var; göreceğiz. Düğünü mü var; halay başı biz olacağız. Cenazesi mi var; ön safta biz duracağız. Gönlünü yapacağız yakın akrabamızın, onlardan hiç bir şey beklemeden koşacağız yanlarına, onlar bize söylemeden bileceğiz cümle sıkıntılarını. Yüzlerini güldüremiyorsak beraber ağlayacağız, bilecekler ki biz varız. O sana hiç gelmedi diyecekler, biz gitmeye devam edeceğiz. O sana filan zaman şöyle kötülük etmişti diyecekler, biz ona iyilik etmeye devam edeceğiz. O sana vermemişti diyecekler biz ona hep vereceğiz. Bu senin yaptığın enayilik diyecekler, gülecek ve diyeceğiz ki enayi olmak iyidir, yaşasın enayilik.


Deli diyecekler bize desinler. Delilerin ne kadarı velidir bilmem ama velilerin hepsine hayatının bir döneminde mutlaka deli demişlerdir. Hasan-ı Basri hazretlerine rahmet olsun: “Siz onları görseydiniz bunlar deli derdiniz onlar sizi görseydi bunlar Müslüman değil derlerdi.” O’nu gören deli olur elbet; deli olmayan O’nu göresi değil!
Allah, en yakınlarımızdan başlayarak tebliğ etmemizi emretti ve en yakınlarımızdan başlayarak iyilik etmemizi. İnsana anne babasından, eşinden, evladından, akrabasından daha yakını olan kişi kendisidir. Tebliği kendi öz nefsimizden başlayarak yapacağız, şefkati herkesten önce kendimize göstereceğiz. Kişi kendisine şefkat gösterir mi? Gösterir! Hemen her Peygamberin, zellesinin akabinde yaptığı tövbenin ortak cümlesidir: “Ben nefsine zulmedenlerden oldum!” Günahlarımız kendimize zulmedişimizdir öyleyse, kulluğumuz kendimize şefkatimiz. Azalarımıza şefkat göstereceğiz. Kendisini aracı kılarak işlediğimiz her günahın o azaya zulüm olduğunu bilecek ve onlara şefkaten yasaklanan işlerden uzak duracağız. Zulmetmemek şefkat göstermek değildir. Her azanın emredildiği bir iş olduğunu ve onu emredildiği hal ile yapmanın azalarımıza ve kendimize şefkat ve merhametimiz olduğunu bileceğiz. Harama nazar eden göze, sahibi zulmetmiş; Kur’an okuyan göze şefkat göstermiştir. Başkasının hakkına uzanan ele, el sahibi zulmetmiştir; yetim başını okşayan ele merhamet. Günaha giden ayak bizden davacı olacaktır, hayra koşan ayak bize duacı…

Sahibi! Sevmedim bu ifadeyi. Sen senin misin ki azalarının sahibi sen olasın? Azaların da, canın da sana emanettir. Kendimize ettiğimiz zulmü emanete kastetmeye eş bileceğiz öyleyse, kendimize gösterdiğimiz şefkati emanete sahip çıkmaya denk!


İnsanın yaptığı ibadetler kendisine şefkatidir ve başkasına gösterdiği şefkat kulluğunun bir parçası. “Yaratılanı sevdik yaratandan ötürü.” Tersinden ve içinize doğru okuyun Bizim Yunus’un şiirini, ürpereceksiniz. Yaratılanı sevmemek, onları yaratanı sevememek değil midir? Seveceğiz ve şefkat göstereceğiz çünkü sevmek bunu icap ettirir. Allah rızasına giden yollar içinde en kestirme olanı insana hizmettir buyrulmuş. Hizmet nimettir, anlayana!
Hizmet edeceğiz insana. Bir annenin kayıp evladını aradığı gibi arayacağız hizmet edebileceğimiz vesileleri, bir hastanın şifa aradığı gibi, bir âşığın asırlardır görmediği sevgilisini köşe bucak aradığı gibi arayacağız. Bulduk mu kaçırmayacağız fırsatı. Uçağa binerken önümüzde birisi olacak, kucağında çocuk, elinde valiz. Herkes o anneciğin yanından geçip çıkacak merdivenleri telaşla ama biz duracağız, yükleneceğiz o valizi, koltuğa kadar götüreceğiz. Uçak inecek ve biz soluğu onların yanında alacağız, valizi yükleneceğiz, belimiz ağrıyacak anne dua edecek ama. İşimize geç kalacağız, bebek gülecek ama. O gülüş gelecek aklımıza, o dua düşecek gönlümüze belimizin ağrısı şifa olacak kalbimize, güleceğiz. Faturasını ödeyememiş birisi çıkacak karşımıza, “Allah rızası için” diyecek; cebimizdeki son parayla ödeyeceğiz faturasını. Doğalgazı açılmış bir ev ısınacak akşama, kadın hamdolsun diyecek, çocuklar neşeyle havaya zıplayacaklar, adam gözleri dolu dolu “Allah razı olsun” diyecek. Enayi misin diyecekler bize, desinler. Hz. Ömer gelecek aklımıza, demeyeceğiz hiç bir şey, susacağız öyle mütebessim ve vakur. Namaza başlayan kölesini azad edermiş Hazreti Faruk(r.a) Bunu bilen kölelerden bazıları azad olmak için namaza başlamışlar, o bilmezden gelmiş. Demişler ki; “Kölelerin seni aldatıyor ya Ömer”, bakmış acı acı yüzlerine ve ölçüyü koymuş: Allah’la aldanan aldanmaz!

Birisinin bir işi olacak halledemediği, koşturacağız onunla beraber, şaşıracak “Yahu sen benden daha çok dertleniyorsun” diyecek, halimizi görenler “Senin bu işten bir menfaatin mi var” diye soracaklar, susacağız ve diyeceğiz ki; “Yok kardeşim, ben enayilerdenim sadece.” Dertleneceğiz kardeşlerimizin derdiyle. Borçlunun borcuna kendi borcumuza koşturduğumuz gibi koşacağız, hastanın tedavisi için kendi hastalığımıza derman arar gibi uğraşacağız, boynu büküğün yüzünü güldürmeye, açın karnını doyurmaya, talebenin yetişmesine, garibin işinin hallolmasına uğraşarak tüketeceğiz ömür dediğin çileyi. Divanelik güzeldir, enayiliğe paha biçilemez, delilik ahiret akçesi.
Dertleneceğiz kardeşlerimizin derdiyle. Başkasının derdi bizi gerecek. Başkalarının derdiyle uğraşmaktan kendi derdimize vaktimiz kalmayacak. Bir de bakacağız ki âsan oluvermiş cümle umurumuz. Bir de bakacağız ki garip kuşun yuvasını Allah yapıyormuş. Öleceğiz sonra, alacaklar bizi bir ulu divana. Sermayemiz yok, günahımız çok, amelimiz hiç olmuş. Perişanız, bükeceğiz boynumuzu, el-aman diyeceğiz, el-aman. “Getirin” diyecek o vakit bir ses belki de “Getirin!” Bir doğalgaz faturası koyacaklar terazinin sevap kefesine, bir valiz, bir burs, yetim bir tebessüm, içli ve fakir bir dua… “İlişmeyin kuluma” diyecek, “O benim enayilerimdendir, azad ettim onu.”
Şükür secdesine kapanacağız o vakit gözyaşlarıyla, omzumuza bir el dokunacak şefkatle, bizi kaldırıp sarılacak boynumuza heybetle ve usulca fısıldayacak kulağımıza: Allah’la aldanan aldanmıyormuş değil mi?

Ya hû geçer

Kudemâ buyurmuşlar ki: Geleceğe âh etme! Geçmişini yâd etme! Alacağın bir nefes, onu da berbâd etme!

Çok güzel değil mi? Bir de hakkını verebilsek!

Mutlu olmak için hep bir başka zamanı bekliyor insan; bir şeyin gerçekleşmesini, bir şeyin bitmesini, bir şeyin başka türlü olmasını. Hep başka bir şeyi bekliyor. Saçma sapan bir ‘carpe diem’ davetiyle, anlamsız bir kişisel gelişim cümlesi olarak söylediğimi zannetmeye-cekseniz size bir şey diyeyim mi: An var, sadece an!


Şu iş olursa biraz dinleneceğim, şu mesele hallolunca biraz yüzümüz güler elbet, şu yol hayırlısıyla bitse de varsak varacağımız yere! Bu ve benzeri cümleleri hangimiz kurmuyoruz ki? Halbuki o iş devam ederken de dinlenebilirsin, halbuki o mesele hallolmasa da yüzünün gülmesine sebep olacak onlarca güzellik var hayatında, halbuki oraya varmayı dert etmeyi bir bıraksan fark edeceksin yolda olmanın ne kadar güzel olduğunu.

Söylemesi bu kadar kolay da, eylemesi ne kadar zor, bilenler bilir. Niye böyle peki? Ben bilmem.

Sadece mutluluk bahsinde değil, meselenin huzur olduğu yerde de durum aynı. Mutluluğun huzurdan, huzurun itminandan başkaca şeyler olduğunu bilenlere selam olsun. Başkadır zira! Nice mutlu görünen kimseler vardır ki başını yastığa koyunca kalbinde huzur yoktur, döner durur sağa sola. Teselli arar ilaçlardan. İlaç uyku verir oysa huzur değil! Nice huzuru buldum zannedenler vardır ki kalpleri itminana gark olmadığı için mutsuzdurlar, anlayana.


Allah Üstad’a rahmet etsin, derdi ki:“Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten; Affet, senden habersiz aldığım her nefesten”

Yerken içerken, uyurken, işini yaparken, kalbin, bir saatin senden bağımsız tik-tak tik-tak demesi gibi Allah’la meşgul olsun ve desin ki ‘Allah Allah Allah.’ Nihayetinde “Allah bes bâki heves.” Diyeceksiniz ki ibadet ederken bile kalbimize Allah dedirtemiyoruz sâir zamanlarda bu işi nasıl başaracağız? Bendeniz de onu diyorum işte. Dünyayla meşgulken bile Allah demesi gereken kalp, ibadet ederken dahî dünya, dünya, dünya diyorsa orada ne mutluluk olur ne de huzur, ara ki itminan bulasın!

Boşa dememiş diyenler: “Gamına gamlanıp olma mahzun, Demine demlenip olma mağrur, Ne gam bâki, ne dem bâki.”


Ne kadar güzel! Bazen mahzun olursun diyor, canın sıkılır. Bir derde düşersin, bir kederin olur. Mahzun olma. Çünkü geçecek. Bazen de öyle bir an gelir ki bir nimete erişirsin, bir huzura, bir sürûra kavuşursun. Hamdet ama zannetme ki kalacak. O da geçecek.

İşte ‘an’ var derken kastettiğimiz, zannediyorum ki biraz da budur. Pek çok şeyde olduğu gibi burada da bir nüans var. Bilmek başka, yapabilmek daha başka. “Allah Bes, Baki Heves” bildik mi? Bildik. “Xudâ héye ğam tınneye”. Bildik mi? Bildik. “Ne dem bâki ne gam bâki” Bildik mi? Bildik. Hayır yahu! Bilmedik. Bendenize sorarsanız bilmedik. Bilmek bu sözlerin hakkını verdiğin zaman bilmek haline gelir. Ama insan en azından şunu bilsin ki, geçer. Hepsi geçer. Neyzen Tevfik merhuma rahmet olsun. Çok güzel bir şiiri vardır. “Geçer” diye. Hatırlayın. Şiiri okuyana benden bir de şarkı: Sezen Aksu’dan, Geçer.

Ah be cancağızım geçmeyen tek bir şey söyle hayatında. Geldi ve kaldı dediğin tek bir şey söyle. Hepsi geldi, hepsi geçti. Yahu dünya dediğimiz yer zaten kendisi gelip geçilecek bir yer. İçindeki nasıl gelip de geçmesin? Nasıl gelip de kalsın? “E ne yapacağız Sayın SALİHOĞLU ? O meşhur hikâyedeki gibi yüzüklerimizin taşına ‘bu da geçer yahu’ mu yazacağız?” Asla. Yüzüğü çıkartırsın, yüzüğü düşürürsün. Yüzüğü evde unutursun. Yüzüğe bakmayı unutursun. Baktıkça alışkanlık hâline gelir. Söz sana tesir etmez olur. Yapacağımız şey başka. Gönlümüze bir ser levha gibi bu yazıyı asacağız. Tam şurada, kalbimizin hizasında duracak, kimse görmeyecek. Derinleşecek kurşun gibi. Yara gibi büyüyecek içeride. Bu da geçer yahu. Başımıza bir Musibet mi geldi? İsyan etmeyeceğiz. Kalbimize eğileceğiz, bakacağız ki “Bu da geçer yahu.” Ya Rabbi hamdolsun diyeceğiz. Bir nimete mi gark olduk? Allah bir güzellik, bir lütuf, bir ihsanda mı bulundu? “Aman ya Rabbi.” diyeceğiz. “Estağfurullah ya Rabbi, ben buna layık değilim.” Bakacağız ki “Bu da geçer ya hu!” diye yazıyor. Bu da geçer diye diye diye diye, geçmeyecek olana gönül vereceğiz. Geçmeyecek olanın uğrunda ömür vereceğiz. Biz dünyadan geçip gideceğiz ama derdimiz geçmeyecek, başkalarına derman olmak için kalacak. Her şey geçer ‘Hû’ kalır. Hû…

Görültü

İnsanların birbirini anlaması, buna bir yol bulabilmesi giderek zorlaşıyor. Bütün konuşmalar bir sağırlar diyaloğu şeklinde gelişmeye başladı. İnsanların çoğu kendi sesinin sarhoşu olduğu için bu iletişimsiz konuş-kanlığın farkında olan da pek yok. Sürekli konuşuluyor ama bu konuş-maların sonunda, büyük kısmı dolaşımdaki ezberlerden devşirilen aynı basmakalıp sözlerle dönüyor evine insanlar.

En başta dinlemek üzere değil kendini dinletmek üzere başlatılan konuşmaların başka sözlerden alabileceği, almak isteyeceği bir şey olmuyor. Anlama dayalı bir alışveriş yok, kişiler her sözü kendi toplama argümanlarının tetikleyicisi olarak kullanmak derdinde sadece… Sürekli birbiriyle tokuşan, çarpışan, sürtüşen, itişip kakışan ama birbirine geçişkenliği olmayan lafazanlıkların konuşma balonları dolaşıyor mütemadiyen tepemizde.

Kullanışlı sözler, harareti yüksek laf kalıpları, balyoz etkisi olduğuna inanılan tahrip gücü yüksek iddialar, doğrulanmamış ve sağlamasını yapmaya ihtiyaç duyulmamış afaki tezler, üfürükten argümanlar, afaki komplo lakırdıları… Bütün bunlar serbestçe dolaşıyor atmosferimizde ve gittikçe güçten düşen gerçek fikirleri boğuyor bu kirlilik.


Bir yere kadar soğukkanlı kalabilsek bile bir yerden sonra hepimiz bir ucundan bulaşıyoruz bu kakafoniye. Sırf üste çıkabilmek için, ortadaki yangını bahane ederek en ucuz laflara, en seviyesiz polemiklere, en doldur boşalt taktiklere, en agresif laf sokmalara, hatta hakaretleşmelere meylederken yakaladığımız oluyor kendimizi.

Ne zaman söz dilimizden parmak uçlarımıza inmeye başladı, selim aklımızdan da uzaklaştı bir o kadar. Buna tedbir almadık, alamadık. Şimdi içinden çıkabileceğimize inancımızın kalmadığı bir anaforda çaresizce dönüp duruyoruz. Zihinlerimizde kaygı verici çözülmeler yaşamaya başladık. Rahatsızız, işin içine kötülük girdiğini, bize yakışmayan birtakım eğilimlere prim verir hale geldiğimizi hissediyor ama bir anlık tereddüdün ardından yeniden bırakıyoruz kendimizi bu çürüten döngünün içine.

Kimimiz de sırf bu hallere düşmemek için vaktinin büyük kısmı için fuzuliyatla meşguliyeti seçti. İnsana ve hayata katkısı olmayan bir yığın boş mesele, her tür ilgi hovardalığı, bir çok trend güdümü meşgale gerçek meselelerin yerine geçer oldu. Boş ilgiler hayatın içinde mevzi kazandı, kendi alışkanlıklarını, pratiklerini, merasimlerini geliştirdi. Hayat, ilgi, merak, söz, vakit israf edilir oldu.


Bunları dışarıdan bakarak değil, içeriden bakarak yazıyorum. Hepimizi çevreleyen hayat üç aşağı beş yukarı böyle bir şey artık. Hiçbirimiz tamamen dışına çıkamıyoruz, tamamen yakamızı kurtaramıyoruz bu vakumdan. Hakkını vererek konuşabildiğimiz hiçbir meselemiz, anlamayı, öğrenmeyi dileyerek, buna azmederek yürüttüğümüz hiçbir münazaramız kalmadı sanki. Kütüphaneler devirmişlerimizin dahi gündemini medya ve sosyal medya belirliyor. Oranın gündemini kim belirliyor, mesele artık oraya da gelmiyor.

Bu şekilde bir yere varamayacağımız aşikâr… Her yeni kuşak, taşıdığı büyük zihinsel potansiyele karşılık yaşadığı topraklara ve o topraklarda yeşeren kadim değerlere ilgisi zayıflayarak yetişiyor. Ya hiç ilgilenmiyorlar bu meselelerle ya da zaten bildiklerini varsayıp yüzeyinden temasla geçiyorlar. Modernlikle ilgili direnç noktalarımız belirsizleşiyor hızla, bir kısmını giderecek zamane teçhizatını da biz kendi elimizle geliştirip güçlendiriyoruz hatta. Gelinen noktada, şu kamaşan zihinlerimizle, neyin bizi biz yaptığını, neyin bizi bizlikten çıkardığını ayırt etmemiz oldukça güç artık!

Gazze’deki insanlar her gün düşmanıyla yüz yüze geliyor. Onlar için haddimiz olmadan üzülüyoruz. Üzülmemiz de mutlaka gerekir ama sinsice her yanımızı saran derin idraksizlikle de yüzleştirmeli bu bizi. Kötüleri, kötülükleri besleyen ve bizi sürekli zayıf düşüren asıl düşmanımız orada bir yerde çünkü!

Anlamı Yıkılan Şeyler

“Gel bugün hayatımıza anlam katacak bir şey yapalım!” dedi sarışın olan. Başıyla onayladı onu esmer olan. Sonra ikisi aynı anda ellerindeki telefonların arama motorlarına “anlamlı şeyler” yazdılar.



Herkes gibi olmadıkları için hayat içinde sürekli mevzi kaybedenler var. Etraflarındaki çember giderek daralıyor onların. Başlarını iki ellerinin arasına alıp darbelerden korumaya çalışır gibi içlerine doğru büzülerek korumaya çalışıyorlar sanki hayatlarını, varlıklarını. Nefesleri daralıyor sürekli… Yine de ayakta kalmak için bütün güçleriyle direniyorlar. Toz dumanın içinde el yordamıyla yollarını bulmaya, bir yandan da görme kabiliyetlerini tamamen kaybetmemeye çalışıyorlar. Artık kimselerin ilgisini çekmeyen şeyler onların hayatî meseleleri… Konuştukları dili konuşanların sayısı her geçen gün biraz daha azalıyor. İçlerinde biriken şeyleri anlatabilecekleri insanların sayısı da öyle… Seslerinin yankısı kendilerine dönüyor sürekli… Bu çok yaralayıcı… Bu korkunç hayat kalabalığı ve bu kahredici ıssızlık! Hiç kimse farkında değil, bazı insanların artık yaşayacak bir yeri kalmadı, dünyanın her köşesini kaplayan şu büyük işgalden sonra. Onların hayatları dürülüp kaldırıldı günbegün, yeni hayat, tıpkı doymak bilmez dev bir ahtapot gibi arsızca kollarını her yere uzattıkça. Nefesleri daralıyor sürekli… Çünkü onlara yaşayacak bir hayat bırakılmadı.


“Doğru söyleyen bu doğrulara layık olmadığını, bunları hak etmediğini ifade eden sıkıntılı ama bunu söylemeyi göze alan, lakin arkasından gelecekleri karşılamakta güçlük çekeceğini belli eden bir halle yarı sakattır. Öyle ki yakıştırılamayan, inanılamayan, beklenmeyen her şey gerçektir. Beğenilmeyecek bir doğruyu söylerken takınılan ifadesizliği öne alan yüz ifadesi doğru ile araya konan mesafedir; kendini ondan ayrı tutma çabasıdır. Yalan söylerken ise sese, yüze bir sanat gelir. Hani insan genç delikanlı iken sesi düz, sert ve tedirgindir de, yaş alıp kırantalık ağır basmaya başlayınca o ses bin gunne ile bin yumuşak kalkale ile bir harfi bin ile çarpan notalarla örülü olur da, söylenen değil söyleyen olarak kalır ya, yalan da tam böyledir. Bin detayla, bin revnakla hiçbir gerçeğin olamayacağı renk, ahenk ve zenginlikle çınlar. Beğenilmemesi, bir ustanın dilinden çıktıysa imkânsızdır. Hayran olmamak imkânsızdır. Çünkü gerçek değildir” diye yazmış Şule Gürbüz, ‘Zamanın Farkında’ isimli kitabında.

Her şeyin rahatlıkla tahmin edilebilir şekilde yaşandığı, hayatın öngörülebilir bir kurguya dönüştüğü, aynı ezber üzerinden sürekli tekerrür eden bir döngü haline geldiği bir yerde güdülerin duyguların yerini aldığını görmek gerekir. Hayatın insan sayısı kadar çok ve zengin sürprizlere kapıları açık bir hikâyesi yok, sadece tatsız, yavan bir senaryosu var.

“Sanki şu anı daha önce de aynıyla yaşadığımız hissine kapılıyor musun sen de bazen?” dedi gözlüklü olan. “Bunu dün de sormuştun” diye cevapladı bu soruyu bıyıklı olan.

Dünya nimetlerinden daha fazla pay koparanların mutlu olduğuna inanılan bir dünyada yaşıyoruz. Sözlerden en fazla payı alan, çok şey bildiğini en çok gösteren, korkularını, endişelerini canhıraş sözcüklerle örtmeye çalışanların da bu mal zenginleri gibi mutlu olduğu varsayılıyor. Beyhude çaba… İnsanın bütün sözleri kendisi içindir önce… Ama şimdi, kendi sözlerini duymamak için konuşuyor konuşuyor konuşuyor insanlar…

“Anlamı incinmesin diyerek” dedi beyaz saçlı adam, “canı olan sözleri susmalı belki de artık!”

Geri tepen sözler

Sözün bütün sokaklarına giriyoruz neredeyse, bir ucundan diğerine kadar gidiyoruz. Sonra bitiyor sokak, önümüz duvar! Dönüyoruz, başka bir sokağına giriyoruz bu sefer. Bir yerden sonra yine duvar… Bu hep böyle sürüyor. Anlamın bir tür can çekişmesi şeklinde… Hayatın aşamadığımız çeperleri var, önümüze çıkıyor sanki her sokağın bir yerinde. Ve her sözün gidip gidip de artık gidemediği yerde… Neye yarar söz, nereye varır anlam, girdiğimiz bütün sokaklarının eninde sonunda çıkmazlarla kesildiği bir şehirde?


“Biliyor musun” dedi yürüyenlerden biri diğerine, “şehir bütün kalelerimi işgal edemesin diye ellerimi ceplerimden çıkarmıyorum bazen!”

Herkese yetecek kadar gökyüzü var hâlâ. Herkese yetecek kadar ağaç, kuş, çiçek… Kelebeklerin kanatlarında herkese yetecek kadar renk, biçim… Herkese kendini duyuracak kadar ses, çınlama, aks-i seda… Herkese değecek bakış… Herkesi doyuracak kadar ekmek, aş… Herkesi peşinde koşturacak kadar umut, herkesi umutlandıracak kadar hayal… Paylaştırsak herkese yetecek kadar şiir var dünyada, şarkı, masal… Herkesin heybesini dolduracak kadar hatıra… Her şeye yetecek kadar insan kalmadı sadece, az geliyor artık insan, hayata. Yetmiyor insanlığımız bu kadar çok hayatı bir uçtan bir uca yaşamaya!


“Gerçek dünyanın sınırları vardır, hayali dünya ise sonsuzdur; birini genişletemeyince öbürünü daraltırız, zira bizi mutsuz eden büyük sıkıntılar sadece onların arasındaki farktan doğar” diyor Fransız düşünür Jacques Derrida.

Deniz orada büyük, engin… Güneş yukarıda parıldıyor her zamanki parlaklığıyla. Etrafa bakıp her şey normal diyeceğiz canımız bu kadar acımasa. Acımız içimizi bu kadar kıvrandırmasa… İlk anın sıcaklığıyla farkında olmasak da, çırpınıyor, çırpındıkça anlıyoruz bize ne olduğunu zamanla. Biz hayatın kurşun zokasını yutmuşuz da, kancası batıyor acımasızca damağımıza.

Bir de şunu düşünün; her şeyin bir olup üstüne yürüdüğü bir anda geri tepen bir silah ne hisseder?


“Kalbimi de büyüttüm sonunda/ Artık bazen gözlerime tırmanıp bakıyor sokağa” diyor Didem Madak. Şiir bazen bir kamyon cümleyi nasıl da damıtıp özleştirebiliyor, söylenecek her şeyi nasıl da üç beş kelimenin içinde toplayabiliyor. Ama sonra, şiirin o üç beş kelimesini alıp hayatın içine koymak, yaşadığımız günlere sığdırabilmek nasıl da zorluyor insanı, nasıl da bela olabiliyor bir şiir bir insanın başına.

“Hiçbir şeyin sonunu getiremiyorum” diye sızlandı gözlüklü olan. “Belki de başında bütün gücünü tükettiğin içindir” dedi buna karşılık gözlüğü olmayan.

Daha içimizde bir tohumken alıp dünyaya çıkarmak gerekiyor belki hayatı. Sonra büyüyor, kökleşiyor, boy atıyor, serpiliyor, fidanken ağaca duruyor, hayatken hayat ağacı oluyor. O kadar büyüyor ki, onu tutup içimizden çıkarmak mümkün olmuyor. İçimizde, her yaşadığımız gün iç duvarlarımızı daha fazla zorlayan koca bir hayat ağacı varken, dışımız hayatsız, ağaçsız, çorak, gölgesiz kalıyor.

Güneşin yeryüzünü yakıp kavurduğu vakitte herkese mana şemsiyeleri dağıtan insanlar da var.

“İçini içine sığdıramıyorsan” dedi meczup, “hiçbir şeyi dışarıda bırakmayana sığın!”

Kendini söylemeyen yaşamlar

“Bütün ömrümüzü, hakkımızda en ufak bir şey bilmeyen ama hakkımızdaki her şeyi bildiklerini iddia eden insanlarla birlikte geçiriyoruz” diyor Thomas Bernhard, ‘Kiler’ isimli kitabında. Katılıyor ve arttırıyorum: Bütün ömrümüzü hakkımızda en ufak bir şey bilmeden kendimize yabancı geçiriyoruz.
Bir şeyleri yazıyor gibi değiliz yaşarken, daha önce yazılmış şeylerin üstünden geçiyormuş gibiyiz. Sözlerimiz, duygularımız, düşünme biçimlerimiz, tepkilerimiz, yani yaptığımız hemen her şey rahatlıkla öngörülebilecek kadar ezbere dayalı… Programlanmış gibiyiz, ne olacağımız, neyi yaşayacağımız, kendimizi nelere açık, nelere tamamen kapalı tutacağımız önceden belirleniyor sanki. Hiçbir yerinde, hiçbir noktasında, hiçbir kısmında biraz olsun açığa çıkaramıyoruz kendimizi.

Sadece başkalarına değil, kendimize de açamıyoruz içimizi. Hayat, kendi içinde insanı çoğaltan, zenginleştiren sürprizlerle doludur, kapılar kapıları açar insanlar için bilinmezliğe doğru. Biz dışarıda bırakıyoruz kafadan, sürprizlere açılan bütün ihtimalleri. Kapalı tutuyoruz hayatı tekdüzelikten çıkaracak bütün kapıları. Hal böyle olunca geriye bir kısırdöngü kalıyor hayat yerine. Aynı şeyleri, aynı şekilde, aynı duygu ve fikirlerle tekrarlayıp duruyoruz. Ezber büyüyememektir oysa, genişleyememek, çoğalamamak, enginleşememektir. Doyasıya, farkında olarak, idrakine ererek, tecrübe ederek yaşayamamaktır bir başka deyişle. Neden kabulleniyoruz peki bunu, herkesi birbirinin benzeri, hatta aynısı kılan bu kalıplara dökülmeyi? Neden gönüllüsü oluyoruz bu kısırdöngünün? Talim ede ede kanıksadığımız, tekrar ede ede inandırıldığımız birtakım fikirlerin dışına çıkacak cesareti gösteremediğimiz için. İnsanı, hayatı, geçmişi, geleceği, gerçeği ve yalanı modern zihniyetin çizdiği sınırların dışında düşünmeyi denemediğimiz için, ezberi, yani oyunu bozamadığımız için… Öyleyse şaşıracak bir şey yok; hayatı bir şeyi yazıyor gibi değil, yazılanın üstünden geçiyor gibi yaşıyor olmamızda. Bu bizim seçimimiz, gönüllü olarak vazgeçiyoruz bizler sadece bize ait olan kendi benzersiz hayatımızdan. Bizler tercih ediyoruz, herkesin yaşadığını onlardan farksız yaşamayı.
“Herkesin her zaman birtakım projeleri olmak zorunda. Boş zamandan azami yarar sağlanması gerekiyor. Planlanıyor bu zaman dilimi, çeşitli girişimlerde bulunmak için kullanılıyor, gezilerle, akla gelebilecek her türlü mekan ve gösteriye yapılan ziyaretlerle veya sadece mümkün olan en hızlı yolculuk türleriyle tıkış tıkış dolduruluyor. Düşünsel çalışmanın üstüne de düşüyor bütün bunların gölgesi. Rahatsız bir vicdanla yapılmakta bu çalışma, sanki daha önemli bir işten, sırf hayali olsa bile daha acil bir işten zaman çalınıyormuş gibi. Düşünsel çalışma, kendini kendi gözlerinde meşru kılabilmek için, büyük bir basınç altında ve zamana karşı yürütülen hummalı bir etkinlik havasına bürünmek, her türlü derin düşünüşü ve dolayısıyla kendini dışlayan bir çaba olmak zorunda” diyor Theodor W. Adorno, ‘Minima Moralia’ kitabında.
Bir türlü araya girip söyleyemediğimiz çok hayati bir söz gibi, çekip kendimizi kargaşanın içinden, gün yüzüne çıkaramıyoruz bir türlü.

“Fotoğraf çekilirken gülümseyen bütün o kederli yüzler” dedi beyaz saçlı adam, “hiçbir albümde olmayacak onlar!”

Eksilenler

Ayrılığın birçok çeşidi var, vedaların gizli ve saklı hikayeleri. Bazen iki insan, iki uçsuz bucaksız deniz gibi büyük bir sarsıntıyla birbirinden ayrılıyor da, kimsenin haberi olmuyor. Bazen birkaç kelime, hayatı öncesi ve sonrası diye ikiye bölüyor da, hiç kimsenin dikkatini çekmiyor. Bazen nefes alıp veren herkes, kıpırdanıp duran her şey durup kalıyor da, ayrılık belki de herkesin duyacağı bir fısıltıyla kendi son sözlerini söylüyor. Bazen sessiz bir kırılma, adı çok sonra konacak bir kopuşun ilk kurduğu cümle oluyor. Bazen tanıdığımız ya da hiç tanımadığımız biri, patlamış bir tomurcuğun akşam saatinde yeniden toplanıp kapanışı gibi, kendi alacakaranlığının kederine sarılarak kapanıveriyor içine, bir daha açılmamak üzere. Bazen alabildiğine bir konuşkanlık, kontrolden çıkmış bir lafazanlık sarıyor ortalığı, sözlerin tükenişini gizlemek, saklamak üzere. Bazen sarpa sarıyor her zaman telaşsızca yaşayıp gittiğimiz her şey, çünkü o her şeyi birbirine bağlayan anlam elimizden öylece kayıp gitmiş oluyor. Bazen nasıl külleneceğini bilmeyen acılar, seğirmeye daha çok benzeyen tebessümler olarak yüzümüzde asılı kalıyor. Bazen göğsümüzde bir batmaya, karnımızda bir sancıya, kafamızın içinde bir zonklamaya dönüşüyor kendini olur olmaz zamanlarda dışa vuran bir ayrılık. Bazen hiç beklemediğimiz yerden çıkmış bir soru olarak aniden karşımıza çıkıyor, hüznü kendisinden daha hızlı büyüyen bir yorgun beden bırakıyor ardında. Bazen her an biraz daha uzaklaşan bir geçmiş, soluklaşan renkler, aksileşen bir hafıza kalıyor sadece elde avuçta.

“Tenha sokaklarda giderken yalnız,/ Durdurur bir başkası beni dalgınlığımda;/ Sallanır iki el, anlatır bir ağız,/ Kırık dökük sözler kalır aklımda:/ – Görüşelim, siz şimdi neredesiniz?” diyor Behçet Necatigil, ‘Sisler İçinde İnsanlar’ şiirinde.

Uzaklarda olmak ayrı olmayı gerektirmiyor her zaman. Birbirlerinin çok yakınlarında bulunmak da yakın kılmıyor insanları. Ayrılık, yüzeyde, daha derinlerde, en derinlerde kendini başka başka biçimlerde gerçekleştiren bir şey. Yüzeyde olan ayrılıkların bıraktığı yaralar, zaman eczanesinin merhemleriyle kolayca iyileştiriliyor ve kısa zamanda gelip geçiyor. Daha derinlerde yaşanan ayrılıklar daha sarsıcı tecrübeler yaşatıyor, daha dayanıklı acılar, daha uzun bir nekahat devresi… En derinlerde olanlar, onlar bırakıp gitmiyor, her şeye, her duyguya sirayet ederek büyüyor, habisleşiyor. Tabiatı üzere, yüzeyden bakıldığında görülmese bile alttan alta, derinden derine bütün hikayenin içine işliyor.


“Şöyle bakınca sanki her şey tamammış gibi geliyor” diye mırıldandı kendi kendine, “ne kadar arasam da beni neyin eksik bıraktığını bulamıyorum!”

Bir de şunu düşünün; gittiğini hiç kimsenin farketmediğini farkeden bir insan ne hisseder?

“Veda edenin sevilmesi ne kadar da kolaydır! Çünkü uzaklaşan kişi için, gemiden ya da trenin penceresinden sallanan o varla yok arası bez parçasının beslediği alev daha saftır. Uzaklık, gözden kaybolmakta olanın içine bir boya gibi işler ve onu munis bir kora çevirir” diye yazmış ‘Tek Yön’de Walter Benjamin.

“Her yer o kadar kalabalıklaştı ki” diye geçirdi içinden beyaz saçlı adam, “eksilip gidenleri hiç kimse fark etmiyor!”

Gitsen gidilmez

İçimiz yazılmış da gönderilmemiş mektuplarla dolu… Yahut başlanmış da bitirilememiş, belki başlamaya dahi cesaret edilmemiş mektuplarla… İçimiz unutmaya kıyamadığımız küçük ayrıntılarla dolu… Alıp nereye koyacağımızı, neye iliştireceğimizi, hangi cümlede geçireceğimizi bilemediğimiz kırıntılarıyla dolu hayatımızın. İçimiz yutulmuş isyanlarla, bastırılmış haykırışlarla dolu… Neye mal olduğunu kimselerin bilmediği fay kırıklarıyla… İçimiz anahtarı denize atılmış paslı kilitlerle, kapalı kapılarla dolu… Yumruk gibi içine sıkılı sırları, gizleri, gizemleriyle, düşüncelerimizin… İçimiz ertelenmiş ilkyazlar, farkına varılamamış yazlar, atlatılamamış güzler ve elleri ısıtılamamış kara kışlarla dolu… Geçerken bizi yanında götürmeyip ardında bırakan mevsimlerle… İçimiz kolundan tutup içimize katamadığımız güzelliklerle dolu… Her hatırladığımızda tatlılıkla gelip sonradan acılaşan, bir titreşim halinde usul usul bütün varlığımıza yayılan ince, incecik sızılarla… İçimiz yerine bir şey koyamadığımız yitiklerle dolu… Biz daha savaş meydanını bulamadan alnımıza yazılmış yenilgilerle… İçimiz uçmayı öğrenemeyen göçmen kuşlarla dolu… Öylece geride kalmışlığın çaresizliği ve sonsuz mahzunluğuyla… İçimiz nasıl söyleneceği bilinememiş çekingen sözlerle dolu… Ve onların pörsüyüp çürüyen fosilleriyle… İçimiz yeryüzüne çıkacak gediği bulamayan coşkun ırmaklarla dolu… Yeraltına mahkum suların gövdemizde açtığı derin, tahripkâr oyuklarla… İçimiz sonuna kadar yenmemiş bir elmanın koçanı gibi yeterince yaşanmamış yılların tortusu, çerçöpüyle dolu… Atsan atılmaz satsan satılmaz.

Başka gözlere görünmeyen bazı şeylerin bizim hayatımızda kapladığı yere dair şunları yazmış Julio Cortazar, ‘62 Maket Seti’ kitabında: “Küçük bir heykelle bir kül tablası arasında, senin mektubun, hiç yazmadığın o mektubun için hep boş tuttuğum o yerde, her şeyin özetinin orada olduğunu söylesem…”

Şu boşluk senin kalktığın koltukta bıraktığın boşluk… Şu boşluk bakmayı ihmal ettiğim bir çiçeğin gönlümde bıraktığı boşluk… Şu boşluk, dinlemediğim bir şarkının kulağımda bıraktığı boşluk… Şu boşluk, nice sağanak yağmurun erişip ıslatamadığı boşluk… Şu boşluk, ufuktan geçip giden bir geminin manzarada bıraktığı boşluk… Şu boşluk, eski bir fotoğrafta gözlerimin yerini alan boşluk… Şu boşluk, kapağını kimselerin açmadığı bir defterin içine saklanan bir şiirin hayatta bıraktığı boşluk… Şu boşluk, iyi kötü bir imkanı imkansıza dönüştüren boşluk… Hayatımız bir şeyler bulup içini dolduramadığımız boşluklarla dolu, dopdolu!


Edip Cansever’in ‘İlkyaz Şikayetçileri’ şiirinden birkaç kadife dokunuşlu mısra: “Denirmiş/ Çalmış o kemanları ki parmakları kalmış/ Bakmış da yıllarca sanki günlerin hiç değişmeyen huyuna/ Örneğin ilkyaz buz rengi bir alanmış/ Basıp üstüne geçmiş, pespembe topukları kalmış/ Geçmiş mi yalnız, hayır, tatmış da o kalabalıkları/ Her şey öyle tamammış ki bir anlaşılması kalmış/ Biri mi tanıştırmış onu ne kendi düşüyle/ Öyle ki, kendisi gitmiş, düşüyle başbaşa kalmış.”

Kendisi yanımızdan gelip geçtiği halde, gittiği yere bizi yanında götürmeyen zamanlar da var.

“Yenilerini alma sevdasıyla ikide bir eski giysilerini toplayıp atan insanlar” dedi beyaz saçlı adam, “bunun kendilerini ne kadar çıplak bıraktığının farkında değil!”

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın