Geri dönememek

Bir taşı suya atmak gibi olup geçiveriyor bazı şeyler. Kısacık bir zaman halkalanıyor sanki suyun üstünde ve kaybolup gidiyor sonra. Ne suyun üstündeki izleri biraz daha orada tutmak mümkün, ne taşı geriye almak… Bazı şeyler diye söze başladım ama aslında her şey böyle hayatımızda… Hatta hayatın kendisi böyle… Suya atılmış bir taş, suyun yüzeyinde bıraktığı belli belirsiz izler ve…

“Mümkün olsa da elime bir silgi alsam ve geriye doğru yürüyüp hayatımın bütün yanlışlarını silsem…” diye geçirdi içinden. Geriye pek fazla bir şey kalmayacağını düşünerek bıraktı silgiyi hayalinin elinden.

Zaman içinde yolculuk yapmaya meraklı oldu hep insanlar… Romanlar yazıldı, filmler çekildi bununla ilgili… Acaba içimizdeki dayanılmaz geri alma arzusuyla bir ilgisi var mı bunun diye düşünüyorum bazen. Şöyle düşününce, kimin aklına milyon tane şey gelmez geri almak isteyeceği! Yapmayı ya da yapmamayı ya da başka türlü yapmayı isteyebileceğimiz şeylerle dolu kafamızın içi… Yapma konusunda hep tek hakkımız var, bir karar veriyoruz ve mecburen o kararın açtığı yoldan gidiyoruz. Her defasında doğruyu bulma kabiliyetimiz olmadığına göre bazen yanlışı seçiyor, yanılıyoruz. Geri alıp doğrusunu seçme hakkımız olsa bunu elbet yaparız. Ama yok! Tabiatı böyle değil hayatın, böyle yaratılmamış dünya. Suya attığımız taşı geriye alamıyoruz. Yaptığımız her şey, doğru ya da yanlış öylece kayda geçiyor, hükme bağlanıp geçmişe kayıtlanıyor. Yanlışlarımız ağacın üstüne atılan çentikler gibi bizimle birlikte yaşıyor. Zamanın yaraları… Pişmanlıkların takvim yaprakları gibi…


“Doğduğum günkü kadar bilge olamadığım için hep pişmanlık duymuşumdur” diyor Henry David Thoreau, ‘Walden’da. Yaşayıp bir şeyler biriktirdikçe olgunlaşacağımızı düşünüyoruz oysa biz. İnsan masumiyetiyle birlikte doğduğuna göre, yaşadıkça insanlığından, berraklığından, safiyetinden, kendiliğinden bir şeyleri kaybediyor aslında. Olgunluğu doğduğumuz günkü masumiyetimize geri dönmek olarak düşünmeliyiz belki de. Hayatın safralarını üstümüzden ata ata, yaşamanın kirinden, pasından arına arına, üstümüzdeki dünya ağırlıklarından kurtula kurtula… Albert Camus, ‘Yabancı’da şöyle işaret ediyor bu gerçeğe: “…hiç kimse Tanrı’nın bağışlamayacağı kadar günahkâr olamazmış ama bunun için insanın nedamet getirip ruhu bomboş, her şeyi kabullenmeye hazır bir çocuğa dönüşmesi gerekmiş”

Belki en çok yitirdiğimiz şey zaman, belki en fazla biriktirdiğimiz şey pişmanlık… Ama bir dakika! Zaman bir andır, dem bu demdir demiyor muyduk biz? O halde elimizden kayıp giden nedir? Madem ki vakit bu vakit, dem bu dem, her şeyi sıfırlayarak hayatı beyaz bir sayfaya dönüştürecek noktada değil miyiz daima? Zihnimizde kendini büyüten bütün eksikleri tamam kılacak karar anı değil mi aslında bu an? Pişmanlık libasını giymek, insanın bütün kılık ve kıyafetlerden soyunarak kendi tenine bürünmesiyle mümkün belki de… Masumiyetimizi doğduğumuz yerde bırakmadık mı? Çocuk üstüne dünyanın örtülerini sara sara kalınlaşıp adam haline gelmedi mi? Bize yakışsın diye değiştire değiştire üstümüze giyip kuşandığımız şeyler güzelleştirdi mi bizi? Belki bırakmalıyız dünyalıklarla giyinip kuşanmayı, belki çare çıkarıp atmaktır bizi dünyaya bulayan bütün bu kıyafetleri! Masumiyet insanın en yalın halindeyse, bunca eki niye alıp ekliyoruz o yalın halimizin üstüne?

“Söylemesi kolay!” dedi beyaz saçlı adam, “O kadar çok yürüdük ki, başladığımız yerin o kadar uzağına düştük ki, geri dönmek için de bir ömür ister gibi geliyor bize!”

Küçük küçük yalanlar

Meselelere her birimiz bir taraftan bakıyoruz. Her bakanın bakışında kendinden bir şeyler var, objektif bakış kahir ekseriyet için artık neredeyse imkansız hale geldi. Belki bir yeni adım atıp şöyle düşünmeliyiz: Hangi taraftan bakarsak bakalım herhangi bir kavramı konuşurken insanı konuşuyoruz aslında. Ve bugünün insanları olarak içimizde hangi idealleri taşıyor olursak olalım, gündeliklerimizde o genel akışın bir parçasıyız. Kendimizi bu akışın dışında görerek konuştuğumuzda, her şeyi bir parça da olsa kendimize göre tarif etmiş, tespitlerimizi doğru yapmamış oluyoruz. Bu durumda herkesin için ortak olması gereken gerçeklikle ilişkimiz doğal olarak zayıflıyor ve sözlerimizin isabetli olma ihtimali de bir o kadar azalıyor.

“İnsanların dahil oldukları veya gözlemledikleri aynı olayı farklı şekillerde tasvir ettikleri sıkça karşılaşılan bir durumdur. Herkeste hikayenin kendi versiyonundan emindir. Bunu nasıl açıklamak gerekir? Sanırım gözlemlerimizin hiçbir zaman mekanik ve objektif olmadığı, bu konuda yapılabilecek tek açıklamadır. Gözlemlerimize ve olaylarla ilgili oluşturduğumuz resme her zaman düşüncelerimiz, duygularımız, arzu ve tutkularımız dahil olur. Farklı görüşlerin ve anlaşmazlıkların kaynağı da budur” diyor merhum Aliya İzzetbegoviç, ‘Özgürlüğe Kaçışım’ kitabında.

Bugünün insanının sadece etkili cümle kurabildiği için kendine bir haklılık kazandırabileceğini düşünebilir miyiz? Elbette hayır, yüz yüze kaldığımız meselelerimiz bundan çok daha karmaşık… Bütün suçları ve günahları birilerinin üstüne yıkabilseydik bu bizi rahatlatabilirdi belki, ama bu ne doğru ne de mümkün! Mevcut önyargıları ve dayanaksız tarafgirlikleri bir yana bırakıp, insanı içindeki hakkaniyet duygusuyla birlikte yeniden inşa etmemiz gerektiği fikrinde buluşmalıyız artık hepimiz.


İnsanı yeniden bulabilmek için insana ait değerleri ve heyecanları kendi iç dünyasında yaşatan, yaşayan insanların varlığı çok önemli… Muhtemel ki birimizin insanlık hayali bir diğerininkini tutmayacak. Ama adalet, vicdan, hürriyet gibi asırlara direnmiş ortak paydalarımız var üzerinde çalışabileceğimiz. Görmemiz gereken gerçekler de var tabii… Yeni dünyanın baş etmesi gittikçe güçleşen yalanlarıyla vuruşmamız gerekecek muhtemelen. Bunun için de kendimizi oyalamakta kullandığımız yalanlardan kurtulmak zorunda kalacağız. Fikirlerimizi, entrikasını bizden daha hızlı geliştiren bir dünyayla yüzleşebilecek bir yetkinliğe taşımamız gerekiyor öncelikle. Çünkü bırakın on yılları, yıllar önceki fikir cephanelerimiz bile neredeyse kuru sıkı bugün.

Bizim algılarımız akla-kara üzerinden konuşulan bir dünyaya aitti. Bugün iyilik de, kötülük de gri tonlarda kurgulanıyor. Olan biteni en azından yeterli seviyede anlayabilmek için daha fazla sükûnete ihtiyacımız var. Bizden başkasının kutlamadığı zaferler üzerinden değil, daha ziyade bizi kendimizle yüzleştiren hayal kırıklıklarımız üzerinden yürümeliyiz. Çünkü yalanlar kurmaca idealleri de her yanından sarmış durumda. Üste çıkmalar zafer yerine geçmiyor; aksine reklam kampanyalarına, sloganlar tişört üstü gevezeliklere, klavye şövalyeliklerine, kopyala yapıştır kolaycılıklarına malzeme ediliyor sadece. Canımızın yanmasını göze alarak hakkaniyetle düşünmek ve ayna korkusunu yenmek önümüzdeki tek yol, tek kurtuluş çaremiz…

“Canımı acıtmayan düşüncelerin” dedi beyaz saçlı adam, “zihnimi küçük küçük yalanlarla tıka basa doldurması çok muhtemel!”

Ne kaldı ki ,ne gitsin

Bir şeyi yaparak ne kazanacağımızı düşündüğümüz kadar, o şeyi kazanmak için neyi feda etmemiz gerektiğini artık pek fazla düşünmüyoruz. Pek çok şeyimiz var bugün, belli ki pek çok şey yapmış ve bunun karşılığında pek çok şey kazanmışız. Bu çarpıcı başarı grafiği tablosu hepimizin zihin duvarında asılı, adeta adı konmamış bir sarhoşlukla hep ona bakıyoruz. O kadar çok bakıyoruz ki, bu bizi başka her şeye karşı körleştiren bir illüzyona dönüşüyor zamanla. Her illüzyon zihni bir şeylere sabitler, başkasına körleştirir. Bizler de kazandığımız şeylerle sermest yaşamaya fazlasıyla sabitlenmiş durumdayız. Oysa bir şeyleri kazanmak için vazgeçtiklerimiz, kaybetmeyi göze aldıklarımız var bir de. Bu dünyada her şeyin bir karşılığı var ve bizler kazandığımız her şey için bir bedel ödemek, bir şeylerden feragat etmek, vazgeçmek zorunda kaldık bu noktaya gelirken. En basitinden zamanımızı, enerjimizi, duygularımızı, dikkatimizi, mesaimizi, heyecanımızı sarfettik kazandıklarımızı kazanabilmek için. Başka şeyler yerine kazandığımız bu şeyler için gözden çıkardık elimizde işe yarayacak ne varsa… Gözümüzü o sağlaması yapılmamış başarı tablosundan bir çevirebilsek, bunu bir başarabilsek, kazandıklarımızın mı, yoksa kazanmak için gözden çıkardıklarımızın mı hakikat terazisinde daha ağır çektiğine, daha büyük kıymet taşıdığına dair bir muhasebe yapabileceğiz, bir kâr-zarar hesabı çıkarabileceğiz belki. Ama yapamıyoruz bunu, çünkü kazandıklarımızla her daim körkütük sarhoşuz.

“Savaşları karıncalar da yapar, devletleri arılar da kurar, servet ve zenginliğe hamsterlarda da rastlanır. Ama senin ruhunun izleyeceği yol başkadır, ruhunun hakkı yendi de onun zarar görmesi pahasına başarılara ulaşacak oldun mu, mutluluk çiçeklerini asla koklayamazsın. Çünkü ‘mutluluk’ denen şeyi ancak ruh duyumsayabilir, ne akıl, ne karın, ne kafa ne de para cüzdanı…” diyor Herman Hesse, ‘Öldürmeyeceksin’ isimli kitabında.

Yarın madem ki bu diyardan gideceğiz, giderken beraberimizde götüremeyeceğimiz kadar ağır yükü buraya neden istifliyoruz? Madem ki gelecek daima uzağımızda oluyor ve biz sadece bugünde yaşıyoruz, neden o halde her şeyi yarınlar için biriktiriyoruz? Madem ki gönülde yeri olmayan her şey gelip geçiyor, neden her Allah’ın günü oltamızı güneş çıkınca kuruyup gidecek su birikintilerine atıyoruz?


“Bunca uğraşıp didindim, ne kazandım diye soruyorum bazen kendime” diye yakındı yanındakine. “Eğer bir kazançsa, galiba elimde bu yakıcı soru dışında bir şey yok!”

Bir de şunu düşünün; kum tanecikleri hızla alt fanusa akarken kum saatinin boşalmakta olan üst fanusu ne hisseder?

Rabindranath Tagore’un ‘Gora’sından birkaç buhurlu ve derin dize: “Kalbim bir kafesi andırıyor;/ Yabancı bir kuş bilmem ne arıyor onda,/ Bir giriyor, bir uçup gidiyor/ Ah, bir yakalasam onu/ Aşk ipimle bağlayacağım”

Neyi sımsıkı kendimizde tutacağız, nelerin ipini gevşek bırakacağız, bu ayarı bilmek insanlığımız için sandığımızdan çok daha önemli. Biz, Nasreddin Hoca’nın o muhteşem fıkrasında söylediği gibi, taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bir şehir gibi güvensiz, güvenliksiz bir haldeyiz ve bu belayı kendi elimizle sarıyoruz başımıza.

“Olacak şey mi?” diye sordu meczup, “Sen hem penceren açık uyu hem de bekle ki ayaz içeri girmesin!”

Aşka Dair Derleme (Ay Parçası)

Bir gül, güllerin “bir “i olan bir gül ; Yekgül … Varsın gül bahçıvanı bilmesin gül aştığını. Tüm benliğimi saran bir sevgi var güle karşı. Ve varsın, Gül de duymasın bülbülü. Bir ömür boyu açılmasını bekler gülü, yine güldür, bülbülü bülbül yapan … Ama ne olur cann üzülmen olmasın bir lahza bile , hele ağlamak uzak olsun senden . Ağladığını bir kez görürsem şayet, artık sensizlik diyarında yağan yağmurları gözyaşın zannederim. Sakın benim hakkımı kullanma , o benim hakkım. Ağlamak isterim, anlamak için seni …

Halime meftun bakışlarına zebun eyleyen ay parçam, bilirim bizi ayrılık ateşi yakmayacak… Belki dönüp bakacak, belki haber salacak, belki unutmayacaksın, Çünkü içtiğimiz bir andımız vardı, unutmak yok diye . Vefanı böyle bildim, böyle inandım sultanım.
Bir kelebeğin bile ıstırabıyla dertlenecek  kadar, ayrılık acısı hissedecek kadar dertlerini, kederlerini yüklemektesin sen . Buna rağmen dert ortağım oldun kısa sürede . İklim iklim değişen bazen bahar oldun, vakit oldu ki gülistanım oldun.
Sonsuz minnettarlığımı sunuyorum sana sevgili…

Vakit olur sözler sultandır şiir , vakit olur ki sultanlar sözüdür şiir . Senin her sözünün Sultan gibi olması gönlümde can. Vakit olur hayatta eser bırakır insan, zaman olur öldükten sonra. Tek giden , beyaz kefen olur eserim , arkamdan bırakacağım senin o temiz ve pak hatıralarındır . Bu kefenle ısınmak düşer bana sadece . Hatıralarının kefeniyle sarılı bir beden hatıranın sahibi unutur mu hiç? Yazdım bir kere , silmem artık ruhumdan.

Unutmak yok bende unutulsam bile … Bu beden çürür, kalp yok olur , zerrelerim dağılır da , mezarımdaki biten otlarla yine sana selam yollarım sevdiğim. Kabrimin toprağında esen yeller sana haber getirir benden , sevdiğime dair , unutmamışım diye . O gönül sultanını , kabrinle bile yad ederim durmadan . Mezar taşlarım senden nişane olur, ziyaret edenlere senden bahis açarlar her daim. Öyle yazdım seni hayatıma.
İşte hatıralarımın mezarına duadan deste gülü bırakırken , kabrimin toprağı seni öpecek ellerin değince oraya . Dudakların yad ederken beni , kemiklerim seni hissedecektir Sultanım.


Eğer bir gün ağlamaklı olursan ve beni bulmak istersen yanında, belki güldüremem seni ancak ağlarım seninle . Bakü sevgiler namına nihayetsiz dilekler vardır. Ölümü bile ayırır saymayan gönüller vardır.  Mesafeler araya set çekmişse ne çıkar, dualarda birleşen gönüller vardır.

Dualarla buluşmak dileğiyle Ay Parçam…

Vesselam

Her bitiş belki bir başlangıçtır.

İnsanın kendi içine doğru bir derinlik kazandırması gerekiyor bir şekilde kendine. Bunu yapmazsa, dünyanın üstüne yığdığı ağırlıklardan kaçıp kurtulabileceği hiçbir yer kalmıyor ve çaresizce eziliyor o ağırlıkların altında.

“Ne dersek diyelim, ne iddia edersek edelim, dünya gerçekten çekip gitmeden çok öncesinde terk ediyor bizleri. Daha önce de en çok meraklısı olduğumuz şeylerden, günün birinde artık gitgide daha az söz eder oluveririz, ille de konuşmak gerektiğinde zorlanırız. Hep kendi sesimizi duymaktan gına gelmiştir. Kısa keseriz. Vazgeçeriz. Otuz yıldır konuşuyoruzdur zaten. Haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. Zevkler arasında kendimize ayırdığımız o küçük yeri bile koruma arzusunu yitiririz” diyor Louis Ferdinand Celine, ‘Gecenin Ucuna Yolculuk’ta.

Ayakta dursunlar diye inşa ettiğimiz, başımızı sokalım diye yükselttiğimiz bütün binalar sarsılıyor temellerinden yaşadıkça. Çünkü onlar dünyaya maruz kalıyor sürekli; dünyanın karına, boranına, rüzgarına… Aramızda dolaşmasına mani olamadığımız yalana dolana… Tabiatı üzere bir görünüp bir kaybolan bin bir türlü faniliğe… İnsanın, hayat kendisine dokunmasın, örseleyip eskitmesin diye kendini saklayabileceği bir yer yok yeryüzünde. Tutunacağı şeyleri içinde arayıp bulmalı insan… Yeryüzünü an be an tüketen o faniliğin giremeyeceği o yerde…


“Hayatımızdaki hemen her şeyin şu kuru bir yapraklar gibi sararıp kuruduğunu, ufalanıp dağıldığını fark etmemek imkansız” dedi yaprak döken ağaçlara bakarak. “Üstelik insan mevsimleri sadece bir kere yaşıyor” diye ekledi sonra.

Belki sadece ufuklara değil, daha uzaklara bakmak lazım. Belki sadece sesini aşikar eden olan şeyleri değil, sesini saklayan şeyleri de işitmek lazım. Belki sadece kitaplarda yazılanları değil, alınlarda yazılanları da okumak lazım. Belki sadece hayatın akışına değil, nabızların atışına dikkat kesilmek lazım. Belki sadece dünyanın yüklerinden değil, zihnin ağırlıklarından da kurtulmak lazım. Belki sadece plan program yapmayı değil, hayal kurmayı denemek lazım. Belki sadece ilişkide olmaya değil, sevmeye başlamak lazım. Belki sadece almayı değil, hesapsızca vermeyi göze almak lazım. Belki sadece bilmeyi değil, anlayabilmeyi istemek lazım. Belki sadece bitecek diye değil, hiç başlamayacak diye korkmak lazım.

“İç içe geçen yaşamlar vardır. El örgüleri gibi. Bu örülen giysi sizin sırtınızda da olabilir, karşısındaki bir insanın sırtında da. Renk renk motifler. Ya da düz, hangi motif nerede başlıyor, nerede bitiyor çıkaramadığınız. Ama bir yerinden çekip koparmaya bakın… Örgü sökülür, eğer sararsanız adına çile denilen bir yumağı oluşturur” diye yazmış ‘Kalanlar’da Tezer Özlü.

Sahip olduğumuzu düşündüklerimiz bizden hiç ayrılmasınlar, hiç kopmasınlar, uzaklaşıp bizi hiç kendilerinden mahrum bırakmasınlar diye o kadar kenetliyoruz ki kollarımızı etraflarında, o kadar sıkı sıkıya kavrıyoruz ki çevrelerini, o kadar sıkıyoruz ki, hava alamıyor, nefes alamıyor, boğulacak hale geliyorlar. Her şeyi kendine isteyen, sevginin nice marazi hallerini üretiyor farkında bile olmadan. Bazen sevmek, bitmesine izin vermektir oysa yaşanmakta olanın, bazen kolları gevşetmektir, bazen bir kuş gibi savunmasız görerek gökyüzünün genişliğine bırakmaktır sevdiğini, kanatlarını kırmadan.

“Bitecek korkusu” diye geçirdi içinden beyaz saçlı adam, “bir çok şeyi gerçekten bitiriyor.”

Sözün özü

“Gelişin sürpriz oldu benim için” dedi gülerek karşılayan. “Demek burada olmayışım normalleşmiş senin için!” diye sitem etti gelen.

Her zamanki gibi güneşli başlayan gün, uzaklardan gelen devasa toz bulutlarıyla her şeyin rengini belirsizleştiriyor. Sarımsı, pembemsi bir zamansızlık manzarası var dışarıda. Bir alakacakaranlık kuşağı sarmış kuşatmış sanki hayatı. Pencereden dışarıya bakan ve “Dışarıda tuhaf şeyler oluyor” düşüncesini içinden geçiren kim bilir kaç kişi var şu anda bu şehirde. Kıyamet düşüncesi de gelip oturmuştur pek çoklarının zihnine mutlaka. Oysa biraz önce, bitimsiz bir bozkırın ortasında dümdüz uzanıp giden bir yolda ağır ağır ilerliyordu sanki gün. Öylesine monoton, öylesine sıradan…

“Monotonluk, en güzel ve en acımasız şeydir. Eğer ebediyetin yansımasıysa monotonluk en güzel olandır. Eğer hiç değişmeyen bir sürekliliğin işaretiyse, en acımasız olan. Aşılan zaman veya körelen zaman” diyor ‘Yerçekimi ve İnayet’ kitabında Simone Weil.

Hayat kırılmalarla dolu, hep şaşırtmayı başarıyor bizi. Böyle olması hem biraz endişe verici hem de aynı derecede heyecanı canlı tutuyor içimizde. Bilinmezlerle dolu bu denklemin içinde insanca bir hissiyata sahip olup, o hissiyatta istikrar kazanmamızın tek yolu, akıp geçen, dönüşüp değişen, savrulup uçuşan bu tekinsiz hikâyelerin içinde kendimizi bilip tanıyabilmemizdir. Bu nasıl mümkün olabilir? Değişen şeylere karşı hayatın asli kaidesine, yani değişmez olana tutunmamızı sağlayacak kulplar edinmekle… Hayat her kırıldığında bizim de kırılıp döküldüğümüze bakılırsa pek yapamıyoruz bunu.

“Bütün ömrümüz kendi kendimizin silinmez bir portresini çizmekle geçer. İşin korkunç tarafı bunu bilmeyişimizdir. Kendimizi güzelleştirmeyi hiç düşünmeyiz. Bunu ancak kendimizden bahsederken hatırlarız; kendimizi överiz; fakat o müthiş portremiz sonunda, bizden yana olmayacaktır”

Yaşadıkça her şeyi yanında taşıyan bir almanak gibi oluyor insan. Her yaşananın, her söylenen sözün, bir kitaptan alınan herhangi bir ifadenin, kulağa çalınan bir şarkının, etrafta dolaşan insanların, uzaktaki insanların, geçmiş yangınlardan kalan is kokusunun, kül artıklarının, bazen sadece bir kelimenin, bir sayının, hatta bir anlama geldiği çok belli küçük suskunlukların, nereye varacağı düşünülmeden yapılmış şakaların, albümlerde ya da sadece hafızalarda yer tutmuş, iz bırakmış fotoğrafların, daha bir sürü şeyi taşınması zor ama vazgeçilmesi daha zor birer yük olarak gittiği her yere götürüyor. Sırtında yaşadıklarıyla tıka basa dolu ağır mı ağır bir hayat küfesi varmış gibi kan ter içinde. Kimileri için bir kambur bu taşıdıkları, kimileri içinse hayatın ta kendisi… O yükü sırtından atmak isteyenler, görüyoruz işte, yolsuz, yönsüz, istikametsiz, en önemlisi de hikâyesiz kalıyorlar. Bütün bir hayat yolunu sırtındaki yük sürekli artarak yürümek mi daha zor, taşıyacak hiçbir şeyi olmadan mı? İkincisi ilk anda daha mantıklı geliyor kulağa, doğru! Ama biraz düşününce durum bundan daha farklı; yürümeyi anlamlı kılan her şey o küfenin içinde değil mi aslında!

Bir de şunu düşünün; kendi anlamını bilmediği sözler içinde kendine bir yer bulamayan kelime ne hisseder?

“Ne tarafa gideceğimizi bilemediğimiz zamanlar oluyor ya” dedi beyaz saçlı adam, “o aslında kaybolduğumuzdan!”

İçimizde kalan şeyler

Bir şeyi gördüğümüzde, işittiğimizde, bir şeyin farkına vardığımızda, orada öyle bir şeyin yaşandığının ayırdında olduğunuzda artık o ‘şey’ hayatınızın bir parçasıdır. Her gün sayısız hayat parçacığını, yaşanmışlık kırıntısını, anlam zerresini alıp içimizde biriktiriyoruz. Bütün o biriktirdiklerimiz bizimle yaşayan, hayatımızı inşa eden, büyütüp çoğaltan, zenginleştirip derinleştiren şeyler oluyor sonra. Kendiliğinden oluşuyor bu birikim, özel bir gayretle toplayıp biriktiriyor değiliz bu ayrıntıları. Herkese oluyor üstelik, hiç bir insanı ayırt etmeden, diğerinden ayırmadan… Ama kimisinin nasibi daha az, kimisinin daha çok… Kimisine daha yüzeysel şeyler düşüyor, kimisine daha incelikli… Neye ne kadar kabiliyet taşıdığımız, neye daha çok ilgi ve dikkat gösterdiğimiz, neye, nereye doğru yöneldiğimizle ilgili bu dağılım… İçimizin istikametini nereye doğru çevirdiğimizle ilgili… Bir insanın insanlıkta aldığı mesafeyi, hayatının enini ve boyunu belirleyecek olan şey bu!

“Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekanın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. İçlerinde böyle bir canlılık, böyle bir hayat coşkunluğu duyanlar dünyanın biricik hakimleridir” diye yazmış üstad Cemil Meriç, her zihne lazım kitabı ‘Bu Ülke’de.

İçimizde biriken şeyler, bizi olduğumuz insan kılıyor, bize şeklimizi veriyor, içimizi bize özgü insanlıkla dolduruyor. Bizi bir muhakeme sahibi yapıyor. Yaptığımız her şey, hayalini kurduğumuz hedefler, içimizden geçirdiğimiz düşünceler, yaşattığımız duygular buradan hayat buluyor. Sadece yaşadıklarımız değil, kalbimizle yöneldiğimiz, zihnimizle aradığımız şeyler de bunun içinde… Duygular duyguları, düşünceler düşünceleri getiriyor, tohumluyor, büyütüyor, olgunlaştırıyor. Bu yöneliş içinde olmazsak, içimizde biriken şeyler daha gündelik, kendiliğinden, ucu açık olmayan, kısır ve yüzeysel şeyler oluyor. İnsanı büyütmeyen, zenginleştirmeyen, aksine hayatın döngüsüne mahkum eden şeylerle dolup taşıyor içimiz. Peşine takıldığımız şeyler bir süre sonra istikametimizi belirler hale geliyor. Bu nereden bakarsak bakalım kaybolmak demek… Kaybolduğunun bile farkında olamayacak kadar kaybolmak, uzaklaşmak demek kendinden!


İnsan madem arkasında ne olduğunu görme kabiliyetine sahip değil; o vakit yüzünü nereye döndüğüne çok dikkat etmeli!

Bir de şunu düşünün; çok zamandır karanlık bir dolabın içinde kilitli duran bir ayna ne hisseder?

“Elimden geldiğince kenarlarda durmak istiyorum. Kenardayken ortadan göremeyeceğiniz bir sürü şeyi görürsünüz” diyor Kurt Vonnegut, sözün kendisini getirdiği bir yerde.

Herkes ortada durmak istiyor bugün. En görünür yerde… Oysa görünür olmakla görür olmak genellikle ters orantılı geliştirilebilen kabiliyetler… Çok görünür olanlar görmeye çok vakit, çok enerji, çok zihin mesaisi, çok kalp gayreti ayıramaz hale geliyor. Görmeyi daha iyi becerebilenlerse görünür olmanın insanı nasıl kısıtladığını ve eksilttiğini görebiliyor her şeyden önce.

İçimizde ne biriktiği önemli… Bu kulağımıza kim olduğumuzu söyleyecek şey! Kim olduğumuza dair bir fikrimiz yoksa, bu aslında içimizde neyi biriktirdiğimize dikkat etmediğimizden!

“Unuttuklarını hatırlamaktan daha zor bir şey varsa” dedi beyaz saçlı adam, “unutmayı istediklerini unutabilmektir.”

Tamamlanamadık

Her şeyin yolunda gittiğini düşündüğümüz zamanlarda bile, hani ortada hiçbir şey yokken birileri bize güzel bir şeyler söylediğinde, şöyle bir geçerken göz ucuyla içimizde açan bir mine çiçeğinin farkına varıverdiğimizde, öyle eflatun, öyle ince, öyle dokunaklı, işte öyle bir anda bile, denizin gelip bizi bulduğu bir esintili öğle sonrasında, sessizliğin yumuşacık bir yorgan gibi gelip üstümüzü örtüverdiğinde, seslerin bütün hoyratlığını, bütün sertliğini gideriverdiğinde neredeyse, bir çocuk yüzü bütün çirkinlikleri örtüverdiğinde güleç aydınlığıyla, bir duygu, hissetmeyi sevdiğimiz bir şey kendini büyütüp büyütüp her şey oluverdiğinde, öyle kendiliğinden, sokuluverdiğimiz yamacına en azından bir kaç dakika… Bir şey hep eksik! Bir şeyler olan bitenden kendilerini bizim lehimize ayırdığında, bu başkalıklarını küçük çini kaselerde zarafetle bize sunduklarında bile… Bir şey hep eksik!

“Hiç bir şeyi tamamlayamıyorum sanki, ne yapsam değişmiyor bu!” dedi kederle az önce kapadığı gözlerini açarak, “Her şeyin hem bu kadar eksik kalabilmesi hem bu kadar fazla olabilmesi nasıl mümkün oluyor?”

“Kentler insanlarla dolu. Evler kiracılarla dolu. Oteller konuklarla dolu. Trenler yolcularla dolu. Kafeler müşterilerle dolu. Geziler gezinenlerle dolu. Ünlü doktorların muayenehaneleri hastalarla dolu. Gösteriler seyircilerle dolu. Plajlar denize girenlerle dolu. Eskiden sorun olmayan hiçbir şey, artık neredeyse her zaman sorun olmaya başlıyor. O da yer bulmak” diyor ‘Kitlelerin Ayaklanışı’ kitabında İspanyol düşünür Jose Ortega Y. Gasset.

Eksiklik duygusunu çok uzun zamanlar boyunca hissetmiş olanlar, hayatlarını neredeyse bu duyguyla geçirmiş, bu duyguyla yaşamış, bu duyguyla büyümüş olanlar kendilerini eksik hissettiren şeyin ne olduğunu tam olarak bilemeseler bile o eksikliğin bu dünyadaki bir şeyle kapanmayacağını biliyor. O eksik parçayla yaşamaya, kendilerini eksik hissettiren o şeye alışmaları, bu halleriyle barışmaları gerekiyor. Çünkü bu değiştirilemez bir şey… Belki o kadar da kötü bir şey de değil bu üstelik. Belki o eksik parça, bir türlü içlerinden çıkaramadıkları o eksiklik hissi, o içimizden hiç eksilmeyen sızı, kendini hiç hissettirmeden bizi tamamlayan şey aslında!

“Sanki avuçlarımda sürekli/ Yıkanmış, tabağa konmuş bir meyvenin ellenmişliği/ Ola ki makyajı bir oyuncunun karışmış gözyaşlarına/ Yeni kireçlenmiş bir duvarın kireci/ Avuçlarımda sürekli/ Bir su yılı denebilirdi üstünde durmuyorum/ Kalmışsa kalmıştır bir çomak gibi/ Kuru/ Artık kullanılmayan bir demiryolu/ Kararmış, kırık dökük/ Üstünde bir yük vagonu” diyor Edip Cansever bir şiirinde.

Suya atılan taş suyu birkaç saniye halka halka dalgalandıracak belki; ama hiç şüpheniz olmasın, göl her zaman dinginliğini yeniden kazanacak. Aslında göle atılan taş da bunu biliyor.

Bir de şunu düşünün; içinde bulunduğu her cümle üç nokta ile biten bir özne ne hisseder?

Hayatının son on yılını tamamen sağır olarak geçiren

Beethoven’in, sağırlığının sesleri duymasına engel olmadığını 9. Senfoni ispat ediyor. Hayatının ondan önceki kırk küsur yılında kaçıp içine sığındığı sessizliklerin varlığının da aynı ölçüde farkında mıyız peki?

“Bitti sandığımız her şey” dedi beyaz saçlı adam, “tam orada yeniden başlıyor!”

Her güne şükürler olsun

Hayatın içindeyiz, yaşıyor, nefes alıp veriyoruz. Ayakta kalmak için mücadele veriyor, yaşadıklarımızdan nimetlenmek için çaba sarfediyoruz. Bu hayat fani, bunu biliyoruz. Alıp verdiğimiz her nefesle ömrümüzün kum saatinden vaktimizin eksildiğinin şuurundayız. Bunu bilmeyen hiç kimse yok. Herkes adımlarını dünya hayatının sonuna doğru attığını biliyor. Allah’a iman edenler, bunun ötesinde, dünya hayatının sonunun her şeyin sonu olmadığına da inanıyor.

Asıl hayat, sonsuza uzanan asıl büyük hikaye bu dünyanın bittiği yerde başlıyor. Burada yaşadığımız her şeyin geçici olduğunu, burada sahip olduklarımızın elimizden kayıp gideceğini, ancak her şeyin hesabının tutulduğunu, işlediğimiz her hayrın ve şerrin mahşer günü önümüze getirileceğini biliyoruz. Dolayısıyla hadiselere bakarken, idrakimizi bu dünyada başlayıp biten bir hikayeyle sınırlamıyor, iyilik ve kötülüğün sonsuza uzanan bir ‘hayat’ın hasılası olarak sicilimize işlendiğini de hesaba katıyoruz. Bu bizi dünyadaki basit sebep sonuç ilişkilerinde takılıp kalmaktan, kısa vadeli faydacı yaklaşımların esiri olmaktan kurtarıyor.

Yaptığımız her iyiliğin başka iyilikleri çağırdığının, sebep olduğumuz kötülüklerin başka kötülükleri bize doğru çektiğinin farkındayız. Bir şeyi yaparken, bir fiili işlerken, bir sözü söylerken, aynı zamanda hayat toprağına bir tohum bıraktığımızı, bunun bize dönen ya da başkalarını etkileyen sonuçları olacağını hatırımızdan çıkarmıyoruz. Yaşanan her şeyin başka şeylerle etkileşimi olduğunu, yapıp ettiklerimizin bütünün içindeki bir parça olarak bizim fonksiyonumuzu teşkil ettiğini; davranışlarımızın, sözlerimizin, fiillerimizin başkalarını de etkileyen kimi sonuçların sebebi olduğunu da unutmuyoruz. İyiliğin ve kötülüğün, sadece bizim hayatımızdaki sınırlı etkilerinin ötesinde, hayatın içindeki seyriyle yol açtığı olumlu-olumsuz etkilerin kaydını da kulluk defterimize düştüğünü kabul ediyoruz.


Velhasıl, bizler, hakikatin sahibine inanan insanlar olarak, dünyaya ve dünyada yaşadıklarımıza dünyadan çok daha büyük bir pencereden bakıyoruz. Dünya fani ve o dünyadan istediğimiz şeylerle ilgili içimizde ihtiraslar taşımamızın da hiçbir anlamı yok; çünkü buradaki her şey gelip geçiyor. Bize verilen ömrü, bu dünyadan giderken yanımızda götüremeyeceğimiz şeyler için heba etmenin manasızlığının farkındayız. Biz eşyayla, insanlarla, hayatla ve hayatın içinde olan bitenlerle bu fanilik şuuruyla berraklaşan bir mesafeli ilişki içindeyiz. Kendimizi yarın yalan olacağını bildiğimiz bir fani ‘gerçeklik’e esir etmiyoruz. Sofradaki bir kaç dilim ekmeğin bizi doyuracağını biliyor, bütün ekmekleri istemiyoruz. Dünyayla bir muhabbet kuruyor ama ona bağlanmıyoruz. Her olan şeyi, her karşılaştığımız insanı, her söylenen sözü, dünya imtihanımızın bir sorusu gibi görüyor, doğru cevapları sonsuz hakikatin insan tarifinden bulup çıkarmaya çalışıyoruz.

Bize dair bu yazdıklarımın, sizlere biraz iyimser geldiğinin farkındayım, aslında bana da öyle geliyor. Burada biz diyerek tafsilatını vermeye çalıştığım insan tarifinin içini doldurmakta zorlandığımızın farkındayım. Hepimiz kusur ve zayıflıklarımızla malul oluyoruz çoğu zaman, bu kalıbın içini doldurmakta zorlanıyoruz. Yine de bizim insandan anladığımız, anlamamız gereken şeyi konuşmaktan vazgeçmemek icap ediyor. Böyle mübarek vakitlerde böyle zihin tazeleme gayretleri ola ki Rabbimiz nezdinde bir niyaz yerine geçer, o bize lütfeder, kerem eyler, hallerimizi de hayırlara tebdil eyler.

Aldığımız her nefes; malum ki, aslımıza ve ikrarımıza çok daha yakışan bir idrake ve karaktere dönüşebilmek adına paha biçilmez bir fırsattır bizim için. Allah kıymetini bilenlerden eyleye!

Kendine Bakmak

Bir çok insan ömrünü kendine küs vaziyette yaşıyor, kendine hayatın güzelliklerinden bir şeyler sunmayı düşünmeden. Ters gitmiş şeylere takılıp kalmış bir halde… Sanki bir daha hiçbir şey düz gitmeyecekmiş gibi… Oysa hayat ne hep yaz ne de hep kış… Ne hep sıcak ne hep soğuk… Daha çok ılık, serin… Güneşin ve bulutların gökyüzünü beraber kuşattığı günler var, hem gölgeleri olan hem sızdığı her yere ışıl ışıl berraklık katan güneşi olan… Hem soğuk ve sıcak mutlak değil, soğuğun içinde değerine değer katan nice sıcaklık var, ve sıcağı yumuşatan nice serinlik… Bir halden başka bir hale geçmek için sayısız fırsat doğuyor her anın içine… Mesele kendini bu heyecanlı seyrüseferin kollarına bırakabilmekte… İnsan olduğu hal üzere katılaşırsa, kendini o halin içine kilitlerse sayısız sürprizlerle sürekli kendini yenileyen büyük hikayeyi kaçırıyor.

“Yaşamak ne kadar çekilmez gelse de arasıra,/ Bu görmek, bu sevmek, bu aziz sıcaklık tende./ Bu bir nimet, bu bir nimet, bu Elagözlüm,/ Bu yaşamak bir şiir; harikulade’ diyor ‘Ölüme Dair Konuşmalar’ şiirinde Turgut Uyar.


Mağlubiyetler, hayal kırıklıkları, yoksunluk ve yoksulluklar, sevememek ve sevilememek, bir kıymet ortaya koyamamak, içindekilere dışında bir karşılık bulamamak… Bir insanı kırabilen, yürüyüşünü, arayışını, isteyişini durdurabilen şeyler bunlar… Orada takılıp kalmamak gerekiyor ama… Kalırsanız gerçekten tellere takılı kalan o meşhur ayakkabı tekleri gibi gerçekten orada eskiyip gidebilirsiniz. Hayatın kendini de insana dair halleri de sürekli yenileyedurduğunu hatırda tutmak, yeniden, yeniden denemek gerek… İnsan durgun su tabiatında değil, akan su tabiatında… Aktıkça tortularından kurtulup berraklaşıyor. Tek bir mevsimle ömür geçirmeye müsait değil iç dünyamız, bütün mevsimleri sıra sıra dolaşmamız, her birinin acısıyla tatlısıyla kendine özgü bütün heyecanlarını yaşamamız gerek… Böyle olmalı ki insan için kurulmuş bütün cümlelerden bir nasibimiz olsun. Aksi halde akışımızı yitiriyor, durgunlaşıyoruz. Ve bir akış kalmadığı için içimizdeki her şey de suyumuzu bulandıran birer tortuya dönüşüyor.

“Yağar ki sokaklarda bir uzun yağmur/ Islanırım ıslanırım anlamam/ Sanki nedir bir yağmurun güzel olması/ Sahi bir yağmurun güzel olması/ Yağarken kendine severek bakmasından” diyor ‘Eski Bir Takvim İçin Şiirler’inden birinde Edip Cansever.

Kendi canının acıtan bir halde sabit kalan, kendine takıldığı için yürüyemeyen ve orada takılıp kaldığı için insana özgü başka bir hale, hallere doğru gidemeyen… Gidemedikçe kendi içine doğru çöken, çürüyen, parçalanan… Bir çok insan için hayatının kısa özeti haline geldi bu takılma hali… Akamadığı için bulanan zihinler, tortulaştıkça ağırlaşan, yakıcılaşan duygular…

Dünya gibi, içindeki her şeyin de fani olduğunu bilmek, bunu sindirmek gerek… Saplanıp kalmak değil, mevsimden mevsime geçmek gerek… Geçip gidebilmek gerek, akmaya devam etmek… Bir dağ başında kendi balçığından bataklaşan bir birikinti olmak değil, aktıkça arınmak, aktıkça çoğalmak, diğer akışlarla birleşmek, bir olarak ummana katılmak gerek…

“Durursan duran sadece sensin” dedi meczup, “dönersen devranın kendisi sensin!”

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın