Henüz Başlamayan Bitmez

Hafızamın duvarları geçmişin renklerini bugüne taşıyan tablolarla dolu” dedi sanki onu dinleyen biri varmış gibi, “Ne kendi halleriyle tam olarak hatırlamak mümkün her şeyi ne de büsbütün unutmak, hiç olmamışlar gibi!”

Okuyup bitirdiğimiz dokunaklı bir kitap gibi yaşadığımız her gün, kapağını kapattıktan sonra da içimizdeki fısıltısını duymaya devam ediyoruz.

Bazen herkesin özellikle duymasını istediğimiz yükseklikte bir sesle, her şeyi bitirdiğimizi, yaşadığımız her neyse orada ona son verdiğimizi ilan ediyoruz. Sesimizi başkalarına duyurmak değil derdimiz böyle durumlarda, kendimize duyurmak aslında! Kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz bir şeyleri aştığımıza, bütün bütün geride bıraktığımıza. Çünkü içten içe biliyoruz; bitirmek, son vermek, kestirip atmak gibi şeyler pek de elimizde değil. Aşmak dediğimiz şey, hele hele bütünüyle aşmak, aşıyor aslında bizi. Hayatın bir noktasında bir şeyleri sıfırlayıvermek, sonra yola boş bir hafızayla, yepyeni bir başlangıçla, tertemiz bir sayfayla devam etmek… Evet, ne zaman telaffuz etsek kulağımıza hep iyi bir fikirmiş gibi geliyor bu; mümkün mü peki? Değil elbette, yaşamak, hiç kimse için, hiçbir zaman o kadar kolay olmadı. Hayat tortularını dibinde biriktiren bir şey; zihnimize, kalbimize geçmişin yorgunluklarından pıhtılar atan meşakkatlerle dolu bir yolculuk… Sıfırlamak, yeniden başlatmak, tümüyle silip atmak mümkün değil bir kere yaşadığımız şeyleri… Beraber yaşadığımız, iç içe geçen hikayelerle tenine, canına dokunduğumuz insanları, bizi aşağı çeken birer ağırlıkmış gibi söküp atmak, geride bırakıp gitmek mümkün değil… Kimsek o olarak yaşıyoruz ve bu hiç değişmiyor. Ve kim olduğumuz, bu deli ırmağın yatağında kiminle, nasıl, nereden nereye aktığımızla çok yakından ilgili…


“Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor. Bir duvarda iki satır yazı, bir albümde soluk bir resim, bir hafızada silik bir hayal olarak kalıyor istemese de. Bütünüyle unutulmak gibi acıklı bir oyuna kimsenin yüreği dayanmıyor” diyor Oğuz Atay, ‘Tutunamayanlar’da.

Neden çekiyoruz bunca fotoğrafı? Eskiden ayniyle hatırlamak için sadece özel zamanları sabitlemeyi isterdik fotoğraflarda. Şimdi elimizden gelse her anın birer fotoğrafını alıp saklayacağız. Sebebi ne bunun? Her şeyin hızla kendini doğru hatırlatacak berraklıktan mahrum kalıyor oluşundan olabilir mi?

Bir de şunu düşünün; içimizde açılan gediklerden herhangi birini dolduramayan bir hatıra ne hisseder?

Sevdiğiniz birinin yüz hatlarını hatırlamaya çalıştığınızda geçmişten o denli çok hatıra canlanır ki o yüzü, gözyaşları arasından bakıyormuş gibi bulanık görürsünüz. Bunlar hayal gücünün gözyaşlarıdır” diye yazmış Lav Tolstoy, ‘Çocukluğum’ adını verdiği kitabında.

Aralarında bizi gülümsetenler, hatta kahkaha attıranlar olsa da, genelde hüzünle birlikte canlanır hatıralar içimizde. Bu bile geride kalan şeylerin bütünüyle bizi bırakmadığının inkar götürmez bir delilidir. Doğrusu belki de şudur; geride kalan şeyler ne sıkı sıkı tutarlar elimizden yol boyu ne de bırakırlar tamamen elimizi.

“Hatıralar” dedi beyaz saçlı adam, “bir gün bana hatırlatmak üzere unuttuğum her şeyin ipuçlarını taşıyor içinde!”

Akan Beyinler

Bir şeye nasıl baktığımız ve o şeyi nasıl gördüğümüz çok önemli… Çünkü Türkçede ifade ettiğimiz gibi hayatla ilgili kanaatlerimiz o ‘görüş’lerden ortaya çıkıyor. Arapçada ‘nazar’, ‘nazariye’, ‘nazariyat’ kelimeleri de benzer muhtevalarla kavramlaşmıştır. Yine ‘körleşme’ kavramıyla da aynı doğrultudaki metaforik durumları ifade eder; bir şeyin aslî durumunu görememek, gözden kaybetmek, yanılgıya düşmek gibi şeyleri kastederiz. Bütün bunlar; bakışımız, görüşümüz ve zihniyetimizin birbirinin ayrılmaz cüzü olan unsurlar olduğunu gösteriyor bize. İşte bu yüzden nereye, nereden, nasıl baktığımız çok önemli. Ne gördüğümüzse işin nihai noktası olması bakımından belki de hayati bir mesele!

Döne döne üstünde durduğum akan gündem meselesinin üst paragraftaki durumla yakın ilgisi var. Akan gündem derken kastım sadece hadiselerin önümüzden hızla gelip geçiyor oluşu değil; aynı zamanda bu akıcılığın ‘görme’yi, yani ‘nazar’ etmeyi sağlıksız hale getiriyor, engelliyor, yanıltıcı kılıyor oluşu…

Akan gündem dediğimiz şey, hadiseleri yeni iletişim teknolojileri, araçları ve mecraları yardımıyla hayatın tabii hızının üstüne çıkararak seyre sunma hedefiyle ortaya çıktı. Nihayetinde bugün sanal dünyanın hızının gerçek hayatın hızından daha fazla olduğunu, arada bir senkron olmadığını hepimiz tecrübe ediyoruz. Modern insan için yeni sanal süreçlerin cazibesi de biraz burada…


Elimizdeki ekranlardan hayatta neler olup bittiğine bakmak ile evin penceresinden dışarıda neler olup bittiğine bakmak temelde benzer bir yönelimi çağrıştırıyor olsa bile, nitelik olarak aynı şeye tekabül etmiyor. Birincisinde kurgusallaştırılmış, bu sayede detaylarından (yani kapsayıcı mana ve derinliğinden soyutlanarak) hızlandırılmış bir akış var, diğerinde hayatın hakiki seyri… İlki, hadiselerin tansiyonu yükseltilmiş, çeşitliliği arttırılmış, sansasyon boyasına ve cazibe suyuna bandırılmış bir alternatif seyirlik olarak, bir üretim-tüketim ürünü olarak sunuluyor bize. Daha en başta, hayatın gerçek seyrinin yeterince eğlendirici, heyecan verici, doyurucu olmadığı algısını yerleştirerek zihinlerimize. Bu ne demek? Hayatın tabii halleriyle irtibatımızı sıkı tutmakta eskisi kadar istekli olmamamız demek…

Daha hızlı görünce, daha fazla şeyden haberdar olma imkanına sahip olmaz mıyız? Bu da iyi bir şey değil mi? Burada problem ne? Böyle soruların mantıklı bulunduğu bir zamandayız. Şöyle başka soruları pek kafamıza takmadığımız için: Bir şeyi görmek ondan gerçekten haberdar olmakla aynı şey mi? On dakika bakarak gördüğümüz şey ile on saniye bakarak gördüğümüz şey nitelik olarak aynı geçerlilikte olabilir mi? Yolda yürümek ile yürüme bandında yürümek aynı şeyse bu da öyle! Yolda kendi seçtiğiniz bir istikamet ve hızda yürürsünüz, yürüme bandında ise istikameti ve hızı makine size sormadan belirler, sizi kendi akışına sabitler, gittiği yere götürür.

Üstünde durmak istediğim asıl soru şu: Akan gündeme raptolmuş bakışlar, zihinlerimizi de akan zihinlere dönüştürmez mi? Böyle bir hipnotik durum, böyle bir illüzyon yaşanmaz mı zihinlerimizde? Ben yaşandığı kanaatindeyim büyük ölçüde. Görme biçimimizin akan gündemlerle değişmesi, meseleleri kavrama biçimimizi değiştirdi. Dolayısıyla zihin işleyişlerimiz de değişti. Artık meselelerle ilgili kanaatlerimizi oluştururken önümüze hazır halde bırakılan kısa yolları tercih ediyoruz. Yani tabiri caizse haberleri değil de, spotları okuyoruz. Spot hazırlayanlar bilir; bir haberin en fazla ilgi çekecek bölümü çekilir spota, oltanın ucuna takılan yemdir bir anlamda. Haberin tamamını okumazsanız, haberdar olduğunuzu sanır ama aslında ne olup bittiğini layıkıyla anlayamazsınız.

Geçtim sağlıklı düşünmeyi, en basit anlamıyla bir eylem olarak bile düşünmeye yetmeyecek bir malzemeyle, bu zamanın fena halde karmaşık meselelerini çözmek nasıl mümkün olabilir? Bunu beklemek herhalde saçmalıkla iştigalden başka bir şey değil! Ama size daha saçma bir şey söyleyeyim; bizi inandırdıkları şey de tam olarak bu! Çoğumuz farkında olmasak ya da kabul etmek istemesek de durum ne yazık ki bu kadar vahim!

Kendi derdinin sarhoşluğu

Herkes, belki de tarihin başka hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir anlatma çabasında. Herkes anlatabileceği bir şeyler olduğuna ve bunları anlatmazsa insanların, hayatın, hatta tarihin eksik kalacağına inanıyor. Bu ‘söylenmese olmayacak’ şeyler, devasa meseleleri çözecek büyük hakikatler hakkında olmuyor buna karşılık; harareti yüksek güncel meselelerle ilgili ömrü kısa, söylenene kadar gündemdeki yerini kaybeden sabun köpüğü şeylerle ilgili oluyor çoğu zaman. Bir çoğu büyük bir ihtirasla söyleniyor ve beklendiği üzere arkadan gelen yeni güncel tartışmalarla silinip gidiyor.

Bu gittikçe büyüyen söyleme ihtirasının, bu ısrarlı anlatma çabasının karşısında ona eş bir anlama çabası yok ama. Buna yakın bir anlama çabası bile yok hatta. Söylemek için bunca hevesli olanlar, dinlemek noktasında sahici bir gayret içinde değiller. Onlar aslında dinlemiyor, sadece dinler görünerek konuşanın sözünün bitmesini ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyor.

“O kadar ki, çoğu kimse karşısındaki konuşurken onun gerçekten ne dediğini anlama çabası göstereceğine, o susar susmaz ne diyeceğini düşünerek dinler. Yani söyleneni hep ‘bilir’. Bildiği için de söyleneni hiçbir zaman anlayamaz, öğrenme imkânını kendine tıkamıştır” diyor üstad İsmet Özel, ‘Üç Zor Mesele’ kitabında.


Herkesin ihtirasla konuştuğu ama pek kimsenin can kulağıyla dinlemediği, yani anlamak isteyenin pek çok ama anlamak isteyenin pek az olduğu bir ortamdan geriye zihinleri sağır edici bir uğultudan başka ne kalır? Herkesin kendi (zorunlu olarak) statik/donuk yargıları içine kilitlenip kaldığı, bunları aşabilmeye imkan sağlayabilecek her türlü söze, fikre, anlama, temasa kendini kapadığı bir dünya… Bütün yatırımını iletişime yapan, her şeyi daha fazla iletişim hedeflerine göre kurgulayan bir dünya, buna karşılık kendi kendine konuşmakta olduğunun bile farkına varamayacak kadar başkalarından kopuk, kendi etrafında dönen sağır bireyler…

Her türlü teknolojinin iletişimin emrine koşulduğu, iletişim hedeflerinin maksimize edildiği bir zamanda insanlık tarihinin belki de şimdiye kadar görmediği ölçüde iletişime kapalı kitlelerini mi ortaya çıkarmış oluyoruz yani? Keşke itiraz edebilsem buna! Ama bazı şeyler o kadar göze batar hale geldi ki, edemiyorum. Her gün konuşur görünen ama birbirini anlamayan, anlamanın yanından bile geçmeyen ve çoğu zaman bunun farkında da olmayan insanlarla ilgili sayısız örnekle karşılaşıyorum. Belki gözlemci ben olmasam, başka biri olsa, beni de onlardan biri olarak görecek. Başta da ifade ettiğim gibi bir çok şey söyleniyor her gün insanlar arasında; ısrarlı, deli, inatçı bir anlatma hevesi var. Bu söylenenleri, ona karşı söylenenlerle karşılaştığımızda kahir ekseriyetle arada gerçek bir iletişim bulunduğuna dair herhangi bir kanaate ulaşamıyoruz.

“Başkasının sesini duyamayan” dedi beyaz saçlı adam, “kendi sesinin sarhoşu oluyor!”

Konuşurken ya da yazışırken aslında herkes diğerinden bağımsız kendi ezberindeki sözü söylüyor, arada gerçek bir irtibat, bir iletişim emaresi, çoğu zaman ortak bir bağlam bile olmuyor. Ayrı ayrı besteleri ayrı tellerden çalan ama bunu aynı anda hep bir arada yapan tahammülfersa bir orkestra düşünün! Hepimizin başını ağrıtan hayat gürültüsü işte bu acayip orkestradan çıkıyor.

Şekspir ile bitirelim, ‘Kral John’un Yaşamı ve Ölümü’nden davayı nerede kaybettiğimizi aşikar eden bir alıntıyla: “Duyabiliyor olsaydın beni kulakların olmadan,/ Cevap verebiliyor olsaydın dilin olmadan/ Gözler, kulaklar ve kelimelerin zararlı sesi olmadan/ Sadece hayal gücünü kullanabiliyor olsaydın,/ İşte o zaman, uyanık güne rağmen akıtırdım yüreğine düşüncelerimi”

Söylenmemiş sözler

İnsanların birbirine ulaşabilmesi için bazen birkaç kırık dökük kelime yetebiliyor. Ama kelimelerin ağızdan çıkabilmesi pek o kadar kolay değil… Nice insan, tanışıp, bilişip, kaynaşıp, içinin odalarına buyur etmek istediği birine, birilerine, bu meramını ve merakını ifade edecek o birkaç kelimeyi bir türlü söyleyemediği için erişemiyor. Nice insan, iki tarafı da mesrur edecek bir muhabbetin kapısından böyle dönüyor, fikrini orada bırakıp yoluna gidiyor. Bu kadar büyük bir imkan, bu kadar güzel bir ihtimal, neden hayata doğamadan öylece kuruyup gidiyor?

“Kendi kendime konuşmuyorum aslında ben” diye not düştü defterine, “başkalarına söyleyemediğim sözler bumerang gibi dönüp bana geri geliyor.”

İnsan, bir yere kalbiyle baktığında, bu bakışının kendisini korunaksız bırakacağını biliyor içten içe. Tedirginliği de muhtemel ki bundan… Ama olsun, değmez mi? Anlamak, anlaşılmak, kelimelerle deruni irtibatlar kurmak, bir başkasının gönlünde yaşayacak bir yer bulmak… Değmez mi böyle bir şey için bu kadarcık bir riske girmeye? Bizi dinleyecek, anlayacak, en yalınkat halini, en içten hissedişlerini, en insani arayışları bizimle paylaşacak birinden daha değerli bir arkadaş, dost, yar bulunabilir mi?

Ali Ayçil’in ‘Kovulmuşların Evi’ isimli kitabından ‘konuşamamak üzerine’ birkaç dokunaklı cümle: “Biliyor musunuz, benim hayatım hep insanların kıyısında durmakla geçti. Uzaktan seyrettim, bıkıp usanmadan gözlemledim onları, onlar hakkında kendilerinin bile bilmediği nice şey öğrendim. Bütün ayrıntıları kaydeden iri mercekli bir insanlık rasathanesine benziyorum ben. Ama bir gün bile çıkıp, şöyle cesaretle konuşamadım insanlarla”

En söylemek istediği şeyleri söylemekte, en çok halleşmek istediği kimselerle konuşmakta ne kadar zorlanıyor insan, ne kadar tutuluyor, çekingenleşiveriyor birden. Ne çok şey böyle söylenemeden, ne çok şey yaşanamadan kalıyor. İnsanlar bunun şişkinliğini yaşıyor uzun zaman, sonra sonra, artık bütün söyleme imkanları tamamen ortadan kalktığında bu şişkinlik, hava kaçıran bir balon gibi kendi içini boşaltarak koca bir boşluğa dönüşüyor. İçinde koca bir boşlukla yaşayan ne çok insan var. Söylenememiş sözlerin boşluğu, erişilememiş, mülaki olunamamış insanların boşluğu, yaşanamamış güzelliklerin boşluğu, giderilememiş heveslerin boşluğu, sevmeye çok hazırken gideceği yeri bulamamış kalplerin boşluğu… Bütün bu boşlukların en azından bir kısmının içini doldurabilseydik, kim bilir beraberce dallarına konabileceğimiz ne kadar çok muhabbetimiz olacaktı.

“Kuş olsun, insan olsun/ Yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadı” diyor bir şiirinde Edip Cansever.

Nasıl olduysa oldu, sevmek dünyanın en zor şeyi haline geldi. Onca tehlikeli şey varken dünyada, insanlar en çok sevmekten korkar oldu. İçimizi sevgiyle açarsak, başkalarının aşılmaz duvarlarına çarparak tuz buz olan sevgilerimiz geri dönüp tenimize batar, canımızı acıtır, kalbimizi kanatır diye sımsıkı kapattık kendimizi içimize. Dünyanın en güzel şeyleri, insanların içinden çıkaramadıkları şeylere dönüştü. Dünya sevgiden hayat bulamaz, nasibini alamaz oldu.

Ağır Zamanlar

Bir şey bize ağır geliyorsa, o yükü içimizde taşımak zorsa onu çabucak unutmayı isteriz. Çünkü onu taşımak kalbimizi yorar. Hafiflemek için bizi meşgul edecek, dikkatimizi dağıtacak bir şeyler ararız. Bunu yapa-mayanlar arasında zihnini uyuş-turacak çarelere yönelenler de olur. Unutmak yaşamaya devam edebil-menin bir yoludur çoğumuza göre. Diğer yandan insanın nisyan ile malul olduğunu da biliriz. Bıçak sırtı bir durum… Sıkıntı verici bir ikilem…Unutsak bir şeylerden kaçmış olacak, gerçekliğimizde bir kırılma yaşamayı, dolayısıyla eksilmeyi göze almak zorunda kalacağız. Unutmasak, o sıkıntı zaten yeterince ağır olan hayat yükümüze yeni yükler katacak. Çoğumuz sırf bu ikilemden kaçabilmek için unutmaya meylediyoruz belki de.

Ancak bazı şeyler var ki, onlar unutulamaz. Unutulabilir ama unutulması kabul edilemez. Kim olduğumuz mesela, dünyada ne yaptığımız, neye inandığımız, neye bağlandığımız… İnsan kalmak için nelerden vazgeçemeyeceğimiz… Böyle şeyleri unutursak, unutmaya rıza gösterirsek, unutmakla yükünü hafiflettiğimiz insanlığımız neye yarar? Ne kalır bizden geriye?

Güzel dilekler

İçimizden geçen güzel şeyleri aşikar etmekten sakınırız bazen, çünkü söylediğimizde başkalarının anlayışlarına teslim etmiş oluruz onları. Ne anlayacaklarını, ne düşüneceklerini bilemeyiz. İyi dileklerimizin başkalarında bir karşılık bulup bulamayacağını kestiremeyiz. Tam aksine, yanlış anlaşılabilirler, hiçe sayılabilirler, gülünç bile bulunabilirler. İncitir bu bizi; yanlış anlaşılmak değil, daha çok içimizden geçen güzel şeylerin kırılıp gitmesinden.
Hep vardır böyle bir tehlike… Anlatmaya çalışırken her şeyin daha da anlaşılamaz hale gelmesinden, sözlerin kontrolden çıkmasından, bu böyle oldukça daha da gerilip her yaptığımızı daha sarsakça yapar hale gelmekten korkarız.

“Sanki aramızda söze dökülemeyen bir şeyler var” dedi yanındakine dönerek, “Ve sanki asıl önemli şeyler orada saklı kalıyor.”

Bir insanın bir başkasına kendini anlatması zordur. Bir insanın bir başkasını anlaması da zordur. Kelimeler bir çok şeyi anlatabilir ama onların da başa çıkamadığı şeyler vardır. Bazı şeyler hassastır, ince bir ipin üstünde yürür gibi çıkarmak gerekir kelimeleri ağızdan. Ama beceremeyiz, düşeriz çoğu zaman o ipin üstünden. Çünkü anlatmak zordur ve anlamak da öyle.

“Güzeli anlatamamak, rüyada bağırmak isteyip de sesi çıkmayan insanın dehşetine düşürüyordu onu” diyor ‘Tutunamayanlar’ın bir yerinde Oğuz Atay.

Bazen sözler dilimizde düğümlenir kalır. Söylemeye bir yol, bir çare bulamadığımız, cesaret edemediğimiz, kelimelere güvenemediğimiz her şey kederli yutkunmalar halinde içimize geri döner. Söylenemeden kalır. Sessizce içimizden geçirdiğimiz dileklere dönüşür. O dileklere tutunarak yaşar gideriz.

“İçinden bir şey dile” deriz ya hani, çok güzel çağrışımları olan zengin bir ifadedir bu. Bir şey dilemek için insanın içine gitmesinin gerektiğini hatırlatır bize. İçine giden insan, oradan iyi şeyler bulup çıkaracaktır. Çünkü içi fıtratıdır insanın, tertemiz mayasıdır. Dünyanın giremediği yerdir. İçimize gidemediğimiz için mahrum kaldığımız şeylerin saklı olduğu yerdir.
Dileklerimiz içimizde açan renk renk çiçeklerdir. Güzellik tohumundan neşv-ü nemâ bulurlar, umut toprağından boy atıp büyürler. İnsanca bir tasavvurun ürünüdürler. Dilediğimiz her şeyde insanca bir umut vardır, yapabildiklerimizden daha iyi şeyler için…

“Ah Malte, göçüveriyoruz; bana öyle geliyor ki herkes dalgın ve meşgul; gidişimizin farkında değiller bile. Sanki bir yıldız akıyor da görmüyor kimse ve kimse niyet tutmuyor. Bir şey dilemeyi unutma, Malte. İnsan dilemeyi elden bırakmamalıdır. Bence gerçekleşme yoktur, ama uzun süren, bütün bir ömür boyu devam eden dilekler vardır; öyle ki insan onların gerçekleşmesini bekleyemez bile” diye yazmış Rainer Maria Rilke, unutulmaz ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’ kitabında.

Biriktirdiği güzel dilekler, içinin gökyüzünde yıldızlar gibi ışıl ışıl parlayan insanlar da var.

“Dünyanın buz gibi ayazında üşümekten kurtaramadığımız nicelerini” dedi beyaz saçlı adam, “içimizde kat kat battaniyelere sarıp sıcacık tutuyoruz.”

Kırgınlık



Bizim oralarda elbisenin yıpranmasına, bir şeyin aşınmasına “üzmek” derler. Aslı da öyle imiş zaten. Yani sözlüklerde de böyle geçiyor. Ben de bizim Anadolu insanının nahifliği diye anıyordum aklıma geldikçe. Küçükken ise hiç sorgulamadım. Örgü ördüğüm ipi, işlediğim kumaşı, yeni alınmış kıyafeti üzmemeye çalıştım. Böyle deyince insanın eşyaya olan hürmeti ortaya çıkıyor sanki. Çünkü üzmek aslında kesmek, kırmak, koparmak anlamlarına geliyor. Eski Türkçede üz ifadesinden hareket ile. Birini incitmek gibi bir manaya ise 18-19. yüzyıllarda anlam sıkışması yaşayarak indirgeniyor. Fakat mecazi anlam ya da halk ağzında aşındırmak ifadesini karşılaması çok manidar. Demek eski insanlar insanı incitmeyi eşyayı artık onarılamaz hale getirmek gibi görmüşler. Evet o eşya hâlâ kullanılabilir ve bir şey elde edilir belki ama ilk zamanki gibi olmaz. İşte üzdüğün kırdığın insan da düzelir belki ama eskisi gibi olmaz. İnsan unutur zanneder ama kalpler yaşadıkları acıları unutmaz. İzi kalır, ismi silinir acısı kalır. Canın yanar belki anlamazsın neden. Beyin bile unutur ama yürek sızlar. Ancak güçlü bir inanç bu yükü temizler; affetmek.

Ahmet Murat deneme kitabına “Belki de Üzülmeliyiz” ismini vermişti. Belki de insanları üzmekten çekinmekle beraber üzülmenin hikmetlerini de kendimizde tefekkür etmeliyiz. Belki içimizden kopması gerekenler vardır. Belki en güvenmemiz gerekenin yerine başkasını koyarak haddimizi aşmışlığımız vardır. Üzülmek acı bir sille gibi hatırlatmak istiyordur bize. Bir musibet bin nasihatten evladır, düsturunca. Hep haksızlık edildiğini düşünürüz de bunlar gelmez aklımıza. Sanki dünya her hakkın yerini bulacağınız yermiş gibi. Ya cennete ne kalacak?

Başka bir pencere açacak olur isek eski Türkçedeki üz kelimesinin koparmak anlamından koparılan olarak üzüm türemiştir. Üzüm, koparıla koparıla yenilen meyve.

Yine kişiyi yerden ayıran alet olarak üzenginin de buradan geldiğini söyleyenler vardır.

Kesmek, ayırmak manasından gelen bir de üzgeç kelimesi var ki, biz şimdilerde kullanmayız. Fakat Şemseddin Sami bu kelimeyi ip merdiven olarak tanımlamış.

Bir üz nerelere gitmiş gelmiş. Yine de üz-mek deyince aklımıza hep bugünkü anlamı ile kırmak, incitmek gelecek. Fakat sevdiğimizi aslında kestiğimizi, karşımızdakinin içinden bir şeyler kopardığımızı da unutmayalım derim. Bizdekini tefekkür nimeti bilelim ama kimsenin üzüntüsüne gamına sebep de olmayalım. Üzüntü, gam… Bir de daha üstü var ki, “içim dağlandı” deriz biz buna. Tıpkı Necip Fazıl’ın satırlarındaki gibi…

Seni dağladılar, değil mi kalbim,

Her yanın, içi su dolu kabarcık.

Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;

Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.

Sensin gökten gelen oklara hedef;

Oyası ateşle işlenen gergef.

Çekme üç beş günlük dünyaya esef!

Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!


Aşk Sahiplenmez

Aşk kendisinden başka hiçbir şey vermez ve kendisinden gelmeyen şeyi almaz.
Aşk sahiplenmez ve sahiplenemez.
Çünkü aşk, aşk için yeterlidir.
Başka yön verebileceğini düşünme. Çünkü aşk, her seni layık görürse sana yön verir. Aşkın kendisini tamamlamaktan başka bir arzusu yoktur.
Ama eğer aşıksan ve bir şeyler arzulayacaksan şunlar arzula: erimeyi ve geceye şarkılar söyleyerek Hakan bir dere gibi olmayı…
Çok hassas olmaktan kaynaklanan acıyı…
Kendi aç anlayışının tarafından yaralanmayı ve kanını isteyerek keyif alarak akıtmayı…
Kanatlanmış bir kalp ile Tan ağrırken uyanmayı ve aşk dolu yeni bir gün için şükretmeyi… Öğle saatlerinde dinlenmeyi ve aşkın verdiği Üstün mutluluk duygusuyla meditasyon yapmayı…
Gün batarken minnettarlık içinde eve dönmeyi…
Ve sonra sevdiğin kalbindeyken dudaklarında övgü dolu bir şarkıyla uyumayı arzula.Başta olduğu gibi şöyle demiştik aşk sahiplenmez ve sahiplenilmez de…
Bir şeyin sahibi olduğun anda onu öldürürüz e Dünyada milyonlarca insan kendi aşklarını kendi elleriyle öldürmüştür.
Onlar kendi ellerine bakmalı faillerindeki kanı görmeliler O kan kendi aşklarına ait. Sen onlar ızdırap içindeler şkı öldürmeyi asla istemediler asla böyle bir şeye niyetlenmediler ama içinde bulundukları bilinçsizlik yüzünden bir şeylerin sahibi olma eğilimine girdiler. Onlar eğer birine aşık olurlarsa o kişiyi tamamen sahiplenmek isterler. Erkekler kadınları sahipleniyor kadınlar erkekleri sahipleniyor, anne babalar çocuklarına sahipleniyor. Öğretmenler yapabildikleri her şekilde öğrencilerine sahiplenmeye çalışıyor. Politikacılar ülkeleri sahiplenmeye çalışıyor,Dinler milyonlarca insanı ve yaşamlarını sahiplenmeye çalışıyor.
sahiplenilmeye çalıştığın an öldürdüğün andır.
. Yaşam sadece özgürlük varsa ortaya çıkabilir eğer aşıksan aşık olduğuna sürekli daha çok özgürlük verirsin. Ve aşk kimseye ona sahip olması için izin vermez çünkü aşk senin ruhunun bizzat kendisidir eğer birine ona sahip olması için izin verirsen intihar etmiş olursun.
Bu nedenle aşk ya öldürdü ya da intihar etti.

Aşk Sadece sevmektir ve bu da akan su gibi sürekli devam haline gelmektir seversin ve bu her zaman böyle devam eder.

Öz -ü – müz

Yansımalara kurgulara hayallere düşüncelere görüntüleri olan bu ilgiyi kişinin bilememesinin temel sebebidir bu kendisi ile ilgilenmez diğerlerinin onun hakkında ne düşündüğü ile diğerlerinin fikirleriyle daha fazla ilgilenir. Bu yeniden bir aynadır sen sürekli insanların senin hakkında ne düşündüklerini merak edersin kim olduğunu hiç merak etmezsin o gerçek bir sorgu değildir ama insanların seninle ilgili ne düşündüklerini umursarsın bu yüzden kendini süslemeye devam edersin ahlakın erdemin dekordan başka bir şey değildir böylece diğerlerinin gözünde güzel iyi doğrucu dindar görünebilirsin fakat bu büyük bir kayıptır.

İnsanlar senin dindar olduğunu düşünüyorlarsa ,bu seni dindar yapmaz . İnsanlar senin mutlu olduğunu düşünüyorlarsa bu seni mutlu da yapmaz. Ve bir kez yanlış iz üzerindeysen, tüm hayatını kaçırabilirsin.
Mutlu olduğunun düşünülmesinden çok mutlu olmakla ilgilen.
Güzel olduğunun düşünülmesinden çok güzel olmakla ilgilen çünkü düşünceler senin susuzluğunu gideremez. İnsanların senin iyi beslenmiş olup olmadığını meselesi değildir, bedeni aldatamazsın gerçek yemeğe ihtiyaç var yemek resimleri işe yaramayacaktır gerçek suya ihtiyaç var su resimleri su hakkındaki formüller işe yaramayacaktır.
Kendini izle birçok kez kendini hakikat üzerine değil kurguları düşünürken suçüstü yakalayacaksın. Aynaya bakmak ve kendini bakıyor olduğunu düşünmek en saçma şeylerden biridir.
Yansıtılan yüz senin yüzün değil o sadece yüzey sadece çevredir hiçbir ayna merkezini yansıtamaz ve sen dairenin çevresi değilsin çevreye her an değişmeye devam eder o bir akıştır.

Neden biçime bu kadar çekiliyoruz neden gerçeği değil özünün arayışında olan bir kişi öz bilinçle ilgilenen bir kişi bütün aynaları kırmaya devam eder insanlar ona baktığı için ve gülümseme ona iyi bir izlenim verdiği için gülümsemez sadece öyle hissettiğinde gülümser onun gülümsemesi üzgündür insanlara bağlı değildir üzerindeki bakışlara bağlı değildir o hayatını yaşar o her zaman ben böyleyim ben şöyleyeyim diyerek bir seyirciyi ikna etmeye çabalamıyordur.
Şunu hatırlatayım ki başkalarını ikna etmekle çok fazla uğraşan insanlar boş insanlardır içleri boştur üzgün hiçbir şeye sahip değildirler aksi takdirde Arzu kaybolacaktır eğer mutlu bir kişiysen mutlu bir kişisindir ve bunun diğerlerinin gözlerine yansıtmak zorunda değilsindir fikirler toplamaya devam etmezsin sahip olduğunu düşündüğün kimlik her neyse sadece ona analiz et binlerce insanın senin hakkında bir şeyler söylemiş olduğunu göreceksin ve sen onları biriktirmişsindir annene söylediği bir şeyi babana söylediği bir şeyi kardeşinin arkadaşlarının ve toplumun bütün her şeyi toplamışsındır şüphesiz ki çok fazla insan çok fazla aynadan dolayı çelişki olacaktır senin kimliğin kendisiyle ters düşer ona öz diyemezsin çünkü benlik yalnızca zıtlıklar içinde yaşamayı bıraktığında mümkündür fakat bunun için içeriye girmek zorundasın anlayışının ilk adımı özünün seni senin için de zaten bekliyor olduğudur başka birinin gözlerine bakmana gerek yoktur sen ölsün özünün kendisi ol.

Descartes İle Orta Çağ

Ortaçağ da hakikat anlayışı inanç üzerinde bir tenellendirmedir . Felsefe modern dönemde hakikati bulmak ve anlamak için kendisini yeniden özne üzerine konumladırıp özneden hareket ederek yeniden bir hakikat arayışına girmekte .
Özneden basit düşünen bilinç sahibi olan insan descartes baktığımız zaman kendisini bütün felsefe sistemini öznenin analizinden yola çıkarak özneyi merkeze koyarak varlık felsefesini oluşturmuştur.
Modern felsefenin kurucusu olan Descartes varlığa ilişkin hakikatin noktası öznedir.
O bütün gerçeklik ve düşünen özneden hareketle bir varlık inşaası yapar ve ” Düşünüyorum o halde varım” der

Kuşkulu yöntem Olarak el alıp sadece kuşku duyduğumdan kuşku duyamam anlayışıyla dış dünyaya ilişkin bilgileri kuşku sürecinden geçirir.
Descartes kuşku duyulama en açık ve seçik bilginin ne olduğunu araştırmanın 1 görevi öznenin kendi bilincine yönelik bilgisi temelde var ise”düşünüyorum o halde varım”
Önermesi şüphe edilmeyecek tek şeydir şüphe sadece araştır rasyonalist filozof olarak aklı ön planda tutar. varlığa ilişkin hakikate ulaşınca araç olan şüphe terk edilir.
Ontolojik olarak baktığımızda descartes Zihni şöyle ortaya koyar; metodolojik şüpheyi ele aldığımız zaman descartes dış dünyanın bütün bilgileri kesinlikle yoksun olarak ifade eder.
Şüphe duyulmayacak tek şey şüphe etmemdir.
Düşünmek rastiyalanist tavırdır düşün faaliyeti varsa ortada onu gerçekleştiren bir fail de vardır.

Tanrı ;sonsuz ,ezeli ,ebedi, değişmez ,bağımsız her şeyi bilen insan ise sonlu ve eksiktir.
Her şeyin bir nedeni olduğuna göre ezeli ebedi mükemmel olan Tanrı düşüncesine ancak ve ancak ezeli ve ebedi olan Tanrı tarafından gerçekleşir.
İnsan olarak bakımından mükemmel bir tanrıya sahip isek bu varlık sadece düşüncemizde vardır var olama aynı zamanda zihnimizden bağımsız olarak bir tanrıdan söz etmemiz gerekmektedir.
Çünkü kendi başına var olan bir varlık zihinde var olan bir varlıktan daha mükemmel.

Hem mükemmel Tanrı yaratmış olduğuna göre dünyada bizi kandırma amacı gütmez o halde gerçekten bizden bağımsız maddi gerçeklik bulunur tanrıdan hareketle art çıkması lazım.

Ona göre evreni ve onun yasalarını en mükemmel şekilde yarattıktan sonra bir defa müdahale ediyor sonra geri çekiliyor.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın